Bu Kayseri’li ünlü sendikacı kim olabilir?





ÜNLÜ SENDİKACININ KIZININ BANKA HESAPLARI


'Ali Rıza ÜÇER '

Sendikal camiayı yakından tanıyan uzmanlardan biri olan değerli iktisatçı/araştırmacı/çalışma ilişkileri uzmanı Yıldırım Koç‘un yazısından (http://www.ilk-kursun.com/haber/124083) öğrendiğimize göre ünlü bir sendikacının kızının banka hesaplarında 20 milyon $ varmış. Bu genç kadın ABD vizesi almak için Ankara’daki büyükelçiliğe başvurmuş. Kara para araştırılması yapılırken banka hesapları ortaya çıkmış ve ilgili büyükelçilik görevlisi çok şaşırdığı için konuyu iletişim içinde olduğu bir gazeteciye aktarmış, gazeteci de Yıldırım Koç’a..

Koç’un yazısında bazı ipuçları var:

1-Genç kadının babası ünlü bir sendikacı, işçilikten gelme, annesi ev kadını.

2-Lise mezunu olan genç kadın muhtemelen babasının hatırına bir başka sendikanın muhasebe biriminde çalışıyor.

3-Yıldırım Koç’a bu bilgiyi aktaran gazeteci Amerikan Büyükelçiliğindeki görevliyle bir kokteylde bu ünlü sendikacıyla ilgili bazı bilgileri kahkahalarla paylaşıyor ve şaraplarını içiyor.

4-Sendikacı aile, halkının uyanıklığı ile ünlü olan bir bölgeden geliyor. Kayseri fıkraları gerçekten ince bir mizahın ürünüdür.

5- Genç kadının ayrıldığı kocası bir süre önce bu gazeteciye geliyor ve ayrıldığı eşinin banka cüzdanlarının fotokopisini gösteriyor. Gazetecinin tüm ısrarlarına rağmen fotokopileri gazeteciye vermiyor. Bu şantajı karşılığında ünlü sendikacının ailesinden 300 bin lira alıyor ve artık konuşmuyor. Çok değerli bir fotokopi demeti gerçekten, lüks bir ev fiyatına pazarlıyor eski damat, eski kayınpederine.

Sahi, Kayseri’li (muhtemelen bir ilçesinin bir köyünden) bu ünlü sendikacı kim olabilir? Sendikal camiayı yakından bilenler bize bu konuda yardımcı olabilir mi? Memleketi Kayseri olan dostlarımız da yardımcı olabilir.


**
Çalışanların haklarını hızla kaybettiği, sendikaların eriyerek yok olduğu böylesi bir dönemde profesyonel yozlaşmış sendika yöneticilerinin suskunluğunun ve işbirlikçi tavrının arkasındaki nedenler ayan beyan ortada. Bu konuda Yıldırım Koç’un Epos yayınevinden çıkan “Sendikada Yolsuzluk Yapmanın El Kitabı” nı okumanızı öneririm. Bu kitap nedeniyle huzuru kaçan sendika ağaları Yıldırım Koç ve Epos Yayınevine dava üstüne dava açıyor. Toplam 70 bin liralık tazminat davaları ve ceza davaları. Koç ve yayınevi sahibi Mustafa Serdar Kayaoğlu işi gücü bırakıp bu davalarla uğraşıyor şimdi.


İlk Kurşun


**
Sendikada Yolsuzluk Yapmanın El Kitabı

Sendikaların büyük çoğunluğu büyük mücadelelerin sonucunda kurulmuştur.
Büyük mücadeleler binbir türlü çile ve nice nice bedellerle adım adım örülmüştür. Sendikalarını korumak için mücadele eden sayısız işçi işsiz kalmıştır.

Mücadeleler içinde uzun süren grevler örgütlenmiştir.

İşçiler ve aileleri uzun grevler boyunca açlık ve yoklukla da mücadele etmişlerdir.

Sendikal dayanışma ve hak arama bilincini gösteren işçiler, muhtemel grev günlerinde yeniden yokluk ve acı çekmemek amacıyla para biriktirme bilincini de göstermişlerdir.

Bu nedenle işçi sendikaları, yüzlerce yıl önce sendikalı işçilerden aidat toplamaya başladılar. Sendikalar aidatı,
“Grev, Örgütlenme ve İşçilerin Sendikal Eğitimi”nde kullanmak amacıyla toplamaktadırlar. Başka bir amaçları olamaz. Ya da olmaması gerekir…

Ama bu kitap, işçilerin emeklerinin bir parçası olan aidatların zaman zaman bazı kötü niyetli kişilerce tamamen amaç dışı ve lüks biçimlerde harcandığını gösteriyor.

Elinizde bulunan kitap “dışarıdan” gelen saldırı ve baskılara karşı sendikalarını savunmak için çaba gösteren işçilere, bu mücadelenin kendi öz örgütlerini “içeriden” kemiren kurtlara karşı gerçekleştirilecek mücadeleden ayrı yürütülemeyeceğini hatırlatmayı amaçlıyor.




Yaşasın CUMHURİYET! 89. yılını kutluyoruz


CUMHURİYETİMİZİN 89. YILI KUTLU OLSUN




Yine faşist ABD'nin emperyalist histerisi ve batağın eşinde TÜRKİYE



YİNE FAŞİST AMERİKA’NIN 

EMPERYALİST SAVAŞ HİSTERİSİ, 

YİNE SAVAŞ BATAĞININ EŞİĞİNDEKİ TÜRKİYE





Yoksulluğun Küreselleşmesinin yazarı, Kanada-Ottawa Üniversitesi iktisat profesörlerinden ve aynı Üniversite’nin Kürselleşme Araştırmaları Merkezi Müdürü MICHEL CHOSSUDOWSKY, aynı merkezin internet sitesinde 16 Ocak 2003 tarihinde, kendi deyimleriyle “Faşist Diktatör Bush” ABD’sinin emperyalist savaş histerisine karşı “Savaş Propagandası” ve “Bir Düşman Yaratmak” başlıklarıyla iki bölüm halinde bir makale yayınladı.

Tamamı tarafımızdan çevrilen makale MÜLKİYE Dergisinin Ocak-Şubat 2003 (238’inci) sayısının 57-79’uncu sayfalarında yayınlandı. Birkaç ay eksiğiyle aradan 10 yıl geçti.

Türkiye o zaman, Amerika’nın Irak’ta başlatacağını davul zurna ilan ettiği işgalin ana ihtiyat kuvveti olarak, hem de topraklarını 90 bin kadar Amerikan askerine, hava sahasını Amerikan hava kuvvetlerine, karasularını Amerikan deniz kuvvetlerine açmak da dahil savaşın eşiğindeydi. Ünlü “1 Mart tezkeresi”nin TBMM’de reddi ile bu eşikten döndük.

Bugün de Suriye ile bir savaşın eşiğindeyiz. Amerika’nın tek başına Suriye’yi işgale girişecek ne ekonomik, ne siyasi, ne askeri, ne de sosyal takati var. Ama Türkiye bu savaşa girerse Amerika’nın ihtiyat kuvveti olarak değil, artık tek ve ana kuvvet olarak girecek. Üstelik tezkere bu kez reddedilmedi.

Tarih bir yandan tekerrür ediyor. Yine Amerika güdümünde bir savaşın eşiğinde Türkiye. Ama tarih bir yandan da tekerrür etmiyor. O gün reddedilen yabancı ülkelere asker gönderme izni için gerekli tezkere, bugün TBMM’ce kabul edildi.

Bir vesileyle bu çeviriyi yeniden okumuş sevgili, değerli Alpaslan Hocam (Işıklı). Hatırlatılmasında yarar olacağını tavsiye etti.

Michel “hocanın” makalesi, Alpaslan hocamın tavsiyesi üzerine, bendenizin çevirisinden İlk Kurşun okurlarının huzurundadır. Biraz uzun. Ama ıslak imzalı mülkiye dergisinde bulunan yerin, yazı alanı sonsuz İlk Kurşun sitesinde haydi haydi bulunacağını düşündü herhalde Alpaslan Hocam.

SAVAŞ PROPAGANDASI
VE BİR DÜŞMAN YARATMAK(*)
Michel Chossudovsky**)

Birinci Bölüm

Savaş Propagandası
Çev: Ali TARTANOĞLU
Pentagon’daki askeri planlamacılar, savaş propagandasının ne kadar önemli olduğunu çok iyi bilir. Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve CIA bir korku ve dezenformasyon kampanyası başlatmıştır. Gerçeğin açık açık çarpıtılması ve her türlü bilgi kaynağının sistematik manipülasyonu, savaş planlamasının tamamlayıcı unsurlarından biridir. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül’den sonra Stratejik Etki Merkezi’ni (SEM), ya da karşıtlarının verdiği adla “Desenformasyon Bürosu”nu bu amaçla kurmuştur:

“Savunma Bakanlığı, bunu yapmak zorunda olduklarını, gerçekten, bütün dünyada bir kamuoyu oluşturma çabası olarak yabancı ülkelerde sahte öyküler ortaya atacaklarını açıkladı.(1)

Ama sonra, siyasi tepkiler ve Merkez’in amacının, «Amerikan çıkarlarını korumak üzere kasten yalan söylemek olduğu» yolundaki baş belası gazete haberleri üzerine görünürde SEM dağıtıldı.(2) «Rumsfeld geri çekildi ve bunun utanç verici olduğunu söyledi.»(3) Ama bu geri adıma rağmen, Pentagon’un Orwel-tarzı desenformasyon kampanyası işlevine eksiz bir şekilde devam ediyor: «Savunma sekreteri»(***), bu geri adımda hiç dürüst değil. Çünkü askeri propagandada dezenformasyon, savaşın bir parçası.”(4)

Rumsfeld, daha sonra bir basın toplantısında, SEM adı ortadan kalkmış olmakla birlikte, “Merkezin tasarlanan işlevlerinin devam ettiğini” doğrulamıştır.(5) (Rumsfeld’in açıklamasının tam metni, http://www.fas.org/sgp/news/2002/11/dod111802.html adresinde görülebilir.)

Birtakım devlet kuruluşları ve istihbarat birimleri (Pentagon’la bağlantılı olarak), propaganda kampanyasının çeşitli bölümlerine katılmaktadır. Gerçekler ters çevrilmekte, savaşla ilgili karar ve uygulamalar, “rejim değişikliği” ve “demokrasinin restorasyonu”na yönelik “insani müdahaleler” olarak müjdelenmektedir. Askeri işgal ve sivillerin öldürülmesi, “barışın korunması” olarak sunulmakta, insan haklarının, sözde terör karşıtı yasal düzenlemeler çerçevesinde çiğnenmesi, “iç güvenliği” sağlamanın ve insan haklarını korumanın bir aracı olarak gösterilmekte, ve bu çarpıtmaların altını doldurmak üzere, haber kanallarında bolca rastlanan “Usame bin Ladin” ve “Kitle İmha Silahları” söylemi, dünyadaki gelişmeleri anlamanın temeli olarak ortalığa yayılmaktadır.
Irak’ın işgaline giden tehlikeli “planlama aşamaları”nda ülke ve dünya kamu oyunun oluşturulması, Savaş gündeminin tamamlayıcı unsurlarından biridir; yoksa Savaş propagandası askeri harekatın öncesiyle, harekatı kapsayacak şekilde ve onun acımasız sonuçlarıyla, kısaca her aşamada devam etmektedir: Savaş propagandası, savaşın gerçek nedenlerinin ve sonuçlarının örtbas edilmesine yaramaktadır.

SEM’in tartışmalı bir şekilde dağıtılmasından birkaç ay sonra, Şubat 2002’de, The New York Times, dezenformasyon kampanyasının bütün gücüyle sürdüğünü doğrulamış ve şu bilgileri vermiştir:

“Pentagon, Amerikan ordusuna, dost ve tarafsız ülkelerde kamuoyunu ve siyasi karar mekanizmalarını etkilemek amacıyla örtülü faaliyetler yürütmesi konusunda gizli bir talimat yayınlamayı düşünüyor. … Öneri Bush yönetimi içinde, ordunun örneğin Almanya gibi dost ülkelerde de gizli propaganda görevi yapıp yapmayacağı konusunda yoğun bir tartışmaya yol açtı. … Bir Pentagon yetkilisi, tartışmanın «ülkemiz için stratejik haberleşmeler, uzun vadeli etki yaratmak için göndermek istediğimiz mesajlar ve bunları nasıl yapacağımız» gibi noktalarda cereyan ettiğini söyledi. … Dost ve tarafsız ülkelerde kamuoyunu etkileyecek araçlara, yetenek ve güce, eğitime sahibiz. Bunu yapabiliriz, bu bizim yararımızadır. Ama yapacağımız anlamına gelmez.”
(6)


Gerçeği “İmal” Etmek
Savaş propagandasını devam ettirmek için, yayın organlarına bacadan boşaltılırcasına günü gününe aktarılan bu “fabrikasyon gerçeklerin”, siyaset ve basın dünyasındaki geniş konsensüsün bir bölümünü oluşturan, aksi kanıtlayamayacak, kalıcı gerçekler olması gerekmektedir. Bu bakımdan, şirket medyası, her ne kadar askeri istihbarat aygıtından bağımsız hareket ediyorsa da, yavaş yavaş gelişen bu totaliter sistemin bir aracıdır.


Pentagon ve CIA’nın yakın işbirliğiyle Dışişleri Bakanlığı, reklam sektörünün etkili isimlerinden biri olan Halk Diplomasisi ve Halkla İlişkilerden sorumlu Bakan Yardımcısı Charlotte Beers başkanlığında kendi yumuşak görünümlü (sivil) propaganda birimini de kurmuştur. Pentagon’la iç içe çalışan Beers, bu birimin başına 11 Eylül’ün hemen ardından getirilmiştir. Görev emri “ülke dışındaki Amerikan karşıtlığını etkisiz kılmak”tır.(7) Dışişleri Bakanlığındaki bürosunun görevi ise:

“halk diplomasisinin (uluslararası düzeyde anahtar kişi ve kuruluşların dikkatini çekmek, onları bilgilendirmek ve etkilemek) halkla ilişkilerle uyum içinde olmasını, geleneksel diplomasininse Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini geliştirmesini ve Amerikan yönetimine dünyada bir ahlaki temel oluşturmasını sağlamak”
tır. (http://www.state.gow/r/)


CIA’nın Rolü

Korku ve Dezenformasyon Kampanyası’nın en güçlü unsuru, yazarlara, gazetecilere, medya eleştirmenlerine özel vakıflar ve CIA’nın mali desteğine sahip cephe kuruluşlarından oluşan bir ağ aracılığıyla gizlice para dağıtan CIA’dır. CIA pek çok Hollywood yapımının konusunu ve yönünü de etkiler. 11 Eylül’den bu yana Hollywood yapımlarının üçte biri savaş filmleridir. “Hollywood yıldızları ve senaryo yazarları, yeni yurtseverlik mesajını desteklemek için birbiriyle yarışmakta, CIA ile danışmakta ve ordu ile gerçek hayatta olabilecek terörist saldırılar konusunda fikir tartışmaları yapmaktadır.”(8) 
“Phil Alden Robinson’un yönettiği, bir nükleer savaş senaryosunu anlatan «Bütün Korkuların Toplamı» filmi, hem Pentagon’un hem CIA’nın onayını ve desteğini almıştır.(9)

Dezenformasyon, CIA ajanları tarafından “her zaman olduğu gibi”, büyük gazetelerin, dergilerin, televizyon kanallarının istihbarat servislerinde “oluşturulur”. Özel halkla ilişkiler şirketleri ise, Chaim Kupferberg’in ustaca belgelediği üzere, “uydurma öyküler” yaratmakta kullanılır: “Göreceli olarak iyi bağlantıları olan birkaç muhabire, tartışma parametrelerinin belli olduğu ve «resmi gerçeğin» haber zinciri içindeki temel besleyicilerce kutsandığı birkaç önemli haber kaynağında yer bulan atlatma haberler sızdırılır.” (10 )

CIA himayesi ve gözetimindeki örtülü dezenformasyon, başka ülkelerde istihbarat alanındaki “vekiller” aracılığıyla da pompalanır. Bu unsurlar, 11 Eylül’den bu yana her gün sözde “terörist saldırılar”la ilgili sahte bilgiler yaymıştır. İngiltere, Fransa, Endonezya, Hindistan, Filipinler vb. bütün bilinen örneklerde hep “terörist olduğu iddia edilen” grupların “Usame bin Ladin’in El Kaide’sine bağlı” olduğu, kuşkusuz istihbarat raporlarında ve resmi kayıtlarda bolca belgelendiği halde El Kaide’nin bir CIA yaratığı olduğu gerçeği görmezden gelinerek, belirtilmektedir.

“Meşru Savunma” Doktrini

Irak’ın işgal edileceği açıklamasın her an beklendiği bu kritik günlerde, propaganda kampanyası, “Amerika’nın saldırı altında olduğu” göz boyamacılığını desteklemeye yönelmektedir. Sadece büyük basın tarafından değil, internetteki birtakım medya sitelerince de yayılan bu “fabrikasyon gerçekler”, geniş kapsamlı stratejik ve ekonomik amaçlarını ustaca gizleyerek savaşı tam bir meşru savunma olarak göstermektedir.

Yani propaganda kampanyası, savaş ilanı için bir casus belli (savaş nedeni), bir “haklı çıkma gerekçesi”, bir siyasi meşruiyet geliştirmektedir. George W’nin konuşmalarında bolca bulunan “resmi gerçek”, sözde “önleyici vuruş”u(*), yani “savunma savaşı”nı, yani “bir özgürlükleri koruma savaşı”nı, engin ve saygı değer “insani” ön-ekine dayandırmaktadır:
“Özgürlük aşığı olduğumuz için saldırı altındayız. … Özgürlüğe, serbestliğe aşık olduğumuz, özgürlüğü sevdiğimiz ve her insanın yaşamına değer verdiğimiz sürece bize zarar vermeye çalışacaklar.”(11)

Milli Güvenlik Stratejisi belgesinde (NSS) dile getirilen önleyici “savunma savaşı” doktrini ve El Kaide’ye karşı yani “terörizmle savaş”, Pentagon’un propaganda kampanyasının iki ana ayağını oluşturur. Amaç, “önleyici askeri harekatın”, “serseri, külhanbeyi devletler” ve “İslamcı teröristlerden” oluşan iki tür düşmana karşı bir “kendini savunma”, bir “meşru müdafaa” eylemi olarak savaş anlamına geldiğini anlatmaktır:
“Küresel ölçekli teröristlere karşı savaş, süresi belli olmayan küresel bir girişimdir. … Amerika ortaya çıkacak bu tür tehlikelere karşı, oluşmalarını tamamlamadan harekete geçecektir. … Serseri, külhanbeyi devletler ve teröristler, bize geleneksel araçlarla saldırmayı düşünmüyor. Bu tür saldırıların başarılı olamayacağını biliyorlar. Bu nedenle terör eylemlerine ve potansiyel olarak kitle imha silahlarına güveniyorlar. (…)

Bu saldırıların hedefleri, savaş hukukunun temel kurallarından birini doğrudan ihlal biçiminde, silahlı kuvvetlerimiz ve sivil halkımızdır. 11 Eylül 2001 kayıplarının da gösterdiği gibi, kitlesel sivil kayıplar teröristlerin temel amacıdır; hele teröristler kitle imha silahları kullanırsa bu kayıplar kat kat daha fazla olacaktır.

Birleşik Devletler, ulusal güvenliğimizi sarsacak bir tehdide karşı önleyici girişimleri uzun zamandır tercih etmektedir. Tehlike ne kadar büyükse, tepkisiz kalmanın riski de o kadar büyük ve kendimizi savunmak için önlem almak o ölçüde zor olur, (…)Birleşik Devletler bu tür düşmanca eylemleri önceden durdurmak için, gerekirse onlardan önce saldırıya geçecektir.”(12) (Milli Güvenlik Stratejisi, Beyaz Saray, 2002, http://www.whitehouse.gov/nsc/nss.html)

Haber Zincirini Dezenformasyonla Beslemek

Savaş propagandası nasıl gerçekleşir? Günlük yayın yapan haber zinciri, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin resmi açıklamaları, basın, Washington’daki “think-thank”lar gibi çeşitli kaynaklardan yayılan iki grup “göz boyayıcı” “ifade” ile beslenir. Farazi teröristlerle ilgili haberler dahil bazı olaylar, açık açık istihbarat birimlerince imal edilir. Bu söylemler, sahneyi haber imalatı için düzenleyen basit, kolayca akılda kalan “nakarat sözcükler” le veya herkesin diline doladığı moda sözcüklerle desteklenir.

Nakarat 1: “İddia olunan”, “gelecekteki”, “tahmin edilen” veya “gerçek” terörist saldırılar dahil “terörizme karşı savaş” konusundaki haberlerin çoğunun arkasında “Usame bin Ladin’in El Kaide’si” vardır. El Kaide denilen bu dış düşmanın, örtülü operasyonlarda kullanılan, CIA’ya ait bir “istihbarat malı” olduğuna ise pek az değinilir.

Nakarat 2: “Kitle İmha Silahları” (KİS) deyimi, “terörün Devlet destekçileri”ne, yani KİS’e sahip olduğu iddia olunan Irak, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelere karşı “önleyici savaş”ı haklı çıkarmak için kullanılır. Irak örneğinde çokça görüldüğü gibi, KİS ve biyolojik silahlarla ilgili haberlerin çok büyük kısmı “fabrikasyon”dur.

“KİS” ve “Usame bin Ladin” deyimleri, günlük tartışmaların bir parçası haline gelmiş, sade vatandaşların sohbetlerine bile girmiş, tekrarlana tekrarlana, günlük olaylar konusunda kişisel düşüncelerini oluşturmaya çalışan sıradan insanların bilinçaltlarına sızmıştır. Bütün bir toplumun zihninin yalan ve çarpıtma yoluyla şekillendirilmesi, işler görünen bir demokraside, fiilen bir polis devletinin kurulması için sahneyi tamamlar. Savaş propagandasının savaş karşıtı hareketi de zayıflattığını söylemeye bile gerek yok.

Sözde “terörist saldırılar” veya “kitle imha silahları” ile ilgili dezenformasyon, bundan sonra yavaş yavaş yurtseverliği, Devlete ve onun başlıca siyasi ve askeri aktörlerine yönelik desteği harekete geçiren bir korku havası oluşturur.

KİS ve El Kaide konusunda neredeyse ülkedeki bütün haber bültenlerinde tekrarlanan bu utanç verici odaklanış, aslında bir yandan “meşru müdafaa” için basit, sorgulanmayan ve emredici bir haklı gerekçe sağlarken, öte yandan da halkın gözlerini Amerikan fetih savaşının nedenleri ve sonuçları konusunda körleştiren bir dogma işlevi görür.
Başkan Bush ve Başbakan Blair’ın son konuşmalarında ve haberlerde ise KİS söylemi Usame söylemiyle ustalıkla harmanlanmaktadır. İngiltere Savunma Bakanı Jack Straw, içinde bulunduğumuz Ocak ayı başında, Irak gibi “serseri, külhani rejimler”in El Kaide gibi gruplar için en uygun KİS teknolojisi kaynakları olduğunu söylemiştir.(13) Yine Ocak ayında Edinburgh’da, İngiltere de halka karşı biyolojik silah kullanmaya hazırlanan “Irak’la ilişkili” bir sözde El Kaide hücresi ortaya çıkarılmıştır. “Irak’la ilintili” söyleminin gizli anlamı son derece açıktır. Amaç, savaşın yaklaştığı bu dönemde Irak’ı itibarsızlaştırmak, bu ülkeye karşı güvensizliği artırmaktır: sanki terörün sözde “Devlet destekleri”ne Usame bin Ladin’i desteklemeleri, buna karşılık Usame’ye de kitle imha silahlarının kullanımında Irak ile işbirliği yapması söylenmektedir.

Son aylarda binlerce haber, aşağıdaki iki paragrafa benzer “KİS-Usame öyküleri” icat etmiştir:
“Kuşkucular, Irak’ın kitle imha silahları üretimini sürdürdüğünün tutarsızlıklarla kanıtlanamadığını ileri sürecekler. Bu da Washington’u, geçen hafta ortasında ortaya atılan ve yine kanıtlanamamış olan, El Kaide’ye bağlı aşırı İslamcıların Irak’ta geçen Kasım’da veya Ekim sonunda bir kimyasal silaha el koydukları iddiası gibi başka kahrolası malzeme ve suçlamaları düşünmek zorunda bırakıyor.(14)
Bu konuda daha önce yalan söylediğini kabul eden Kuzey Kore, utanmadan nükleer programını tekrar yürürlüğe kodu. Irak’ın yalan söylediği zaten hemen hemen kesin, ama itiraf etmeyecek. Bu arada El-Kaide, dağılmış olmasına rağmen, karanlıklar içindeki tehdit edici bir güç ve başka terörist gruplarla birlikte Irak ve Kuzey Kore’den çıkabilecek öldürücü silahların potansiyel alıcısı olarak varlığını sürdürüyor.”(15)

İngiltere Başbakanı Tony Blair, Irak, Kuzey Kore, Orta Doğu ve El Kaide’yi, İngiltere’nin gelecek yıl karşılaşacağı “zor ve tehlikeli” sorunlar olarak sıralamıştır.(16)

KİS-Usame söylemi büyük medya tarafından da yaygın bir şekilde kullanılır. 11 Eylül’den sonra biçimlendirilen bu tek-tip söylemler, günübirlik siyasi nutukların temel unsuru haline gelmiştir. Uluslararası diplomasinin işleyiş tarzını ve Birleşmiş Milletlerin işleyişini de etkilemektedir.

İkinci Bölüm

Bir Düşman Yaratmak

Savaş propagandasının temel amaçlarından biri, “bir düşman imal etmek”tir. Savaş karşıtı düşünce ve duyguların geliştiği ve Bush yönetiminin siyasi meşruiyetinin sarsıldığı bir ortamda, bu “dış düşmanın” varlığından kuşku duyulmamalıdır.

Irak’ın planlı işgal tarihi yaklaşırken, Bush yönetimi ve onun kusursuz müttefiki İngiltere de, müstakbel El Kaide saldırıları ile ilgili uyarılarını yoğunlaştırmıştır. Düşman, gerçekmiş gibi algılanmalıdır: El Kaide’yi Bağdat hükumeti ile ilişkilendiren binlerce haber ve başmakale haber zincirine yerleştirilir. Colin Powel, bu ilişkiyi, geçtiğimiz günlerde Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumundaki konuşmasında vurgulamıştır. Irak, resmi açıklamalarda ve basında “terör şebekesi için bir cennet ve bir ikmal üssü” olarak sunulmaktadır.

“Yönetimin, elinde sıkı sıkı tuttuğu, El Kaide’ye bağlı terör gruplarının silah olarak Irak rejiminin damgasını taşıyan zehirler, gazlar, kimyasal aygıtlarını tercih etmelerinin, onlar için bir şans olmadığına dair kanıtları çoğalıyor.”
(17)


Bu çerçevede propaganda, gerçeği boğmak ve Usame bin Ladin’in El Kaide’sinin nasıl imal edildiğinin ve “bir numaralı düşman”a nasıl dönüştürüldüğünün kanıtlarını yok etmek demektir.

Bu arada, keyfi kitlesel tutuklamalar dahil Müslümanlara yönelik “anti-terör operasyonları” hızlanmıştır. Amerika’da olağanüstü hal önlemleri, ancak savaş hali için düşünülmektedir. Şirket medyası kamuoyunu hazırlamakla meşguldür. “Ülkenin tamamında bir olağanüstü hal”in gerekli olduğu, çünkü “Amerika’nın saldırı ile karşı karşıya olduğu” söylenmektedir:

“Batı dünyasındaki Amerika ve Batı çıkarları, Irak’a saldırıyı başlattığımız anda, uyuyan hücrelerin misillemelerine hazırlıklı olmalıdır.”
(18)


Anayurt Savunması

Olağanüstü hal önlemleri zaten yürürlüktedir. Görev emri “ülkeyi terörist saldırılardan korumak” olan Anayurt Savunma Bakanlığı’na “ulusal olağanüstü hal idaresini ele alma” yetkisi, de facto askeri yönetimin kurulması dahil olmak üzere şimdiden verilmiştir. Daha sonra Kuzey Komutanlığı da, Amerika denilen “terörizme karşı savaş” sahnesinde askeri operasyonlar düzenlemekle görevlendirilecektir.

Çiçek Aşısı Kampanyası

Bu olağanüstü hal önlemleri çerçevesinde, Amerika topraklarında muhtemel bir biyolojik silah saldırısına karşı zorunlu çiçek aşısı hazırlıkları da devam etmektedir. Yoğun medya propagandasının malzemesi olan aşı programı, sırf halk arasında bir panik havası yaratma amacıyla uygulanacaktır:

“Bir uçak bileti koçanından mikrop kapan birkaç kişi, çiçek mikrobunu bütün ülkeye yayarak, büyük çaplı felaketi başlatabilirmiş. … Bir Kore’nin veya bir Irak’ın, çiçek mikrobunu gizli bir laboratuarda tutup, sonra da teröristlere geçireceğini anlamak mümkün değildir.”
(19)

Gizli gündem, aslında cam gibi ortadadır. Savaş karşıtı hareket en iyi nasıl itibarsızlaştırılır ve Devlet’in meşruiyeti en iyi nasıl korunur?.. Korku ve nefret aşılayan koşulları oluştur, yöneticileri, terörizmi yok etmeye ve demokrasiyi korumaya ahdetmiş “barış bekçileri” olarak sun!.. İngiltere Başbakanı Tony Blair’in sözlerinde, Amerikan propaganda mesajı kelimesi kelimesine yansımaktadır:

“«Şu veya bu şekilde, bir şeyler denemelerinin kaçınılmaz olduğuna inanıyorum» … «Avrupa’nın diğer yerlerinde olduğu gibi ülkemizde de teröristlerin bulunduğunu, sanırım son tutuklamalardan anlayabiliriz. … Bu insanlarla ilgili en ürkütücü nokta, fanatizm ile kitlesel tahribat gücüne sahip teknolojinin bir araya gelme olasılığıdır.»
“(20)


Toplu Tutuklamalar

11 Eylül 2001’den bu yana, Orta Doğu kökenli insanların uydurma suçlamalarla kitleler halinde tutuklanması, güvenlik endişelerinden kaynaklanmamaktadır. Bu tutuklamaların asıl işlevi, korkuya ve propaganda kampanyasına “güvenirlik” kazandırmaktır. Her gün yaşanan ve şirket medyasının geniş yer verdiği her tutuklama, görünmeyen düşmanı görünür hale getirmekte, ona bir “yüz” vermekte, ayrıca El Kaide’nin bir CIA yaratığı olduğu gerçeğini boğmaya yaramaktadır. “Bir numaralı düşman”, bir düşman değil, bir araçtır.

Bir başka ifadeyle, Propaganda kampanyası iki önemli işleve sahiptir. Birincisi, düşmanın gerçek bir tehdit sayılmasını garanti etmelidir. İkincisi, gerçeği çarpıtmalı, örneğin bu “fabrikasyon düşman”la onun askeri-istihbari sistem içerisindeki yaratıcıları arasındaki “ilişkiyi” örtbas etmelidir.

Yani, Usame bin Ladin’in El Kaide’si ile İslami Tugayların yapısı ve Sovyet-Afgan savaşından bu yana geçmişi gizlenmelidir, çünkü geniş halk kitleleri bunu öğrenirse sözde “terörizme karşı savaş”ın meşruiyeti bir iskambil destesi gibi çöker; hatta zamanla temel siyasi ve askeri aktörlerin meşruiyeti tehdit altına girer.

“11 Eylül’ün Önceden Bilinmesi” Skandalı

16 Mayıs 2002’de, New York’un sansasyon gazeteleri “Başkan Bush’un, terör saldırılarından önce uçak kaçırmalar konusunda uyarıldığını”, ancak harekete geçemediğini bildirmişti.(21)


 Dezenformasyon kampanyası, CIA-Usame bağlantılarının artan kanıtları karşısında açıkça tökezlemektedir. Büyük basın, 11 Eylül’den bu yana ilk kez Amerikan devlet aygıtının en yüksek kademelerinde bir ört-bas etme olasılığından üstü kapalı olarak söz etmektedir.

FBI’ye tepki gösteren FBI ajanı Coleen Rowley, FBI Başkanı Robert Mueller’a gönderdiği tartışma yaratan notunda, 11 Eylül saldırılarıyla ilgili soruşturmalarda “kasıtlı engellemeler”in varlığına işaret etmiştir:
“11Eylül saldırısından birkaç dakika sonra SSA (FBI içindeki Radikal Aşırı Dinciler dairesinin müdürü David Frasca), «bu galiba tamamen bir rastlantı idi” dedi, onlardan izin alıncaya kadar hiçbir şey yapmamalıydık, çünkü ülkenin herhangi bir yerinde devam eden başka bir şeyi berbat edebilirdik.”(22)

Yaklaşan bir siyasi krize hazırlıklı olmaya çalışalım derken, korku ve dezenformasyon kampanyası abartılmıştır. Haber zinciri, birden bire “olası terörist saldırı” haber ve uyarılarıyla dolmuştur. Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in, sözcükleri dikkatle seçilmiş, açıkça korku aşılamayı amaçlayan bir açıklaması sahnenin tamamlanmasına yardımcı olacaktır:

“Amerika’ya yönelik olası bir sadrının başarı şansının neredeyse kesin olduğunu sanıyorum … Yarın olabilir, gelecek hafta olabilir, gelecek yıl olabilir. Öyleyse hazırlıklı olmalıyız.
”(23)


Cheney’in asıl söylemek istediği, bizim yarattığımız “istihbarat malının” bizi tekrar vuracağıdır. Şimdi, eğer bu “CIA yaratığı” yeni terörist saldırılara hazırlanıyorsa bunu ilk öğrenenin CIA olmasını beklersiniz. Çünkü her halü karda, Amerika’da ve Dünyanın başka yerinde “olası terörist saldırılar” konusunda CIA kaynaklı bu sözde “uyarıları” da CIA kontrol eder.

Tutarlı Bir Propaganda Modeli


Gerçek, ama “muhtemel” veya “sonraki” terörist saldırılarla ilgili haberler dikkatle incelendiğinde, propaganda kampanyasının tutarlı bir modele sahip olduğu görülmektedir. Yüzlerce medya haberinde aynı anda aynı kavram ve görüşler ortaya çıkmaktadır:
Hükümet, istihbarat birimleri veya FBI gibi “güvenilir kaynaklar”a, sayısı artan kanıtlara atıfta bulunmaktadırlar.
Hepsi de şaşmaz bir şekilde, söz konusu terörist grupların “bin Ladin’le” veya “El Kaide ile bağlantıları” veya “bin Ladin sempatizanı” olduğuna işaret etmektedirler.
Haberler çoğunlukla, terörist saldırının zamanını “er geç” veya “önümüzdeki iki ay içinde” olarak belirtmektedir.
Sivil kayıp olasılığına dikkat çeken sözde “yumuşak hedefler” konusunu ortaya atmaktadırlar.
Müstakbel terörist saldırıların İngiltere, Fransa, Almanya gibi kamuoyunun Amerika öncülüğündeki terörizme karşı savaşa şiddetle karşı çıktığı bazı müttefik ülkelerde meydana gelebileceğini belirtmektedirler.
 

ABD ve müttefiklerinin, bu değişik terörist örgütlere ve/veya bunlara yataklık eden yabancı hükumetlere karşı “önleyici” saldırı uygulaması gerektiğini savunmaktadırlar.
Bu terörist örgütlerin, nükleer silahların yanı sıra biyolojik ve kimyasal silahlar dahil Kitle İmha Silahlarına sahip olma ihtimaline sık sık işaret etmektedirler. Irak ve “serseri, külhanbeyi devletler”le bağlantılar da ayrıca zikredilir.

Uyarı bildirileri, “ABD topraklarındaki saldırılar”, Batı kentlerindeki sivillere karşı saldırılarla ilgili uyarıları da içerir.
 

Polisin, terörist oldukları iddia edilenleri yakalamak için giriştiği çabaları vurgulamaktadırlar.
Tutuklananlar, neredeyse bütün örneklerde Müslüman ve/veya Orta Doğu kökenlidir.
Haber ve yazılar ayrıca, Anayurt Güvenliği konusundaki yasal düzenlemeleri olduğu kadar sanal teröristlerin “etnik açıdan tanımlanmaları” ve kitle halinde tutuklanmalarını da haklı çıkarmak için kullanılmaktadır.


Batı basınındaki bu dezenformasyon modeli, örnekleri aşağıda görülen basmakalıp anahtar deyimler ve nakarat sözcükler kullanır. Anahtar deyimler italik dizilmiştir:
“Amerikan istihbarat ve ordu kaynaklarından edinilen yeni bilgilerin yanı sıra, yayınlanmış raporlara göre, Usame bin Ladin ile ilişkili veya ona sempati duyan teröristler Amerika topaklarında önemli bir saldırı planlıyor. … ABD antiterör güçleri de, FBI’nin yayınladığı, daha sonra değil çok yakında çok büyük bir yeni terör saldırısının gerçekleşeceğini bildiren 14 numaralı uyarı bildirisi çerçevesinde operasyon yapıyor. …
Avustralya hükümeti, bu ülkedeki El Kaide teröristlerinin önümüzdeki iki ay içinde saldırılar düzenleyebileceği yönünde görülmemiş bir uyarı bildirisi yayınladı.(24)
CIA Başkanı George Tenet, Kongre’ye yaptığı son açıklamalarda «ABD topraklarında bir başka saldırı düzenleme girişiminin kesin» olduğunu söylemesine rağmen, üç eski CIA yetkilisi, ABD topraklarında herhangi bir «büyük» terör saldırısına pek ihtimal vermedi.(25)
Almanlar, Amerika’daki terörist saldırıdan bu yana, ülkelerinin tam bir terör hedefi haline gelmesinden korkmaya başladılar. Çünkü 11 Eylül saldırılarına karışan uçak korsanlarından bazıları, hareketlerini Hamburg’da planlamıştı.(26)

“Adının açıklanmasını istemeyen üst düzey bir hükumet yetkilisi, gazetecilere «er veya geç meydana gelecek bir terör saldırısı olasılığının yüksek olduğunu» açıkladı. … Otel ve alış veriş merkezlerini “yumuşak hedefler” olarak adlandırdı. … Yetkili, özellikle Londra metrosunda olası bir kimyasal saldırıya, çiçek hastalığı mikroplarının ortalığa yayılmasına, şehir suyu şebekesine zehir karıştırılmasına ve Big Ben saat Kulesi gibi «kartpostal hedefler»e karşı saldırılara değindi.
«Er veya geç» alarmı, İngiltere İçişleri Bakanlığı’nın Kasım sonunda yayınladığı, İslamcı radikallerin İngiliz kentlerinde büyük kayıplara yol açacak kirli bombalar veya zehirli gaz kullanabileceği uyarısında bulunan bir bildirisinde de yer aldı. Bu açıklama gazetelerde büyük başlıklara dönüştüyse de, kamuoyunda paniğe yol açacağı endişesiyle hemen geri çekildi.(27)

Ertesi günkü bildiri, bu teröristlerin, her ne kadar dışarıdan bakınca anlaşılamasa da, şimdilik uğraştıkları ama er veya geç Londra savunmasını çökertebilecekleri yönünde idi. … Uzmanlar, Amerika’ya ve onun terörle savaşmasına verdiği aptalca destekle İngiltere’nin, 11 Eylül saldırısının beyni Usame bin Ladin’in önderliğindeki Al Kaide ve benzeri terör grupları için tam bir gerçekçi hedef olduğunu defalarca söylemişlerdi.(28)

Margaret Thatcher: «Usame bin Ladin, Saddam Hüseyin veya er ya da geç harekete geçecek kötü ruhlu psikopatlarla başa çıkacak güç ve araçlara sadece Amerika sahiptir.»(29)

ABD Dışişleri Bakanlığının son uyarısına göre: «Amerikan resmi kurumlarında güvenlik önlemlerin artması, teröristlerin meskun bölgeler, kulüpler, restoranlar, ibadet yerleri, oteller, okullar, açık hava eğlenceleri, dinlenme yerleri, plajlar gibi yumuşak hedefler aramalarına yol açtı.”(30)

Gerçek Terörist Saldırılar

Korku ve dezenformasyon kampanyasının, “etkili” olabilmek için sadece asılsız müstakbel saldırı “uyarılarına” dayanması yetmez, yönetimin savaş planlarına güvenirlik sağlayacak şekilde “gerçek” terörist oluşumlar veya “olaylar”a da ihtiyacı vardır. Propaganda, “olağanüstü hal önlemleri”nin yanı sıra askeri misilleme harekatı uygulanması gerektiğini de onaylar.
“Savaş bahanesi olaylar”ın tetiklenmesi, Pentagon varsayımların, hatta aslında, Amerikan askeri tarihinin tamamlayıcı bir parçasıdır.(31) Gerçekten, 1962’de Genelkurmay Başkanlığı, “Küba’nın işgalini haklı çıkarmak üzere kasıtlı sivil kayıplar meydana getirilmesi için Northwoods Harekatı” başlıklı bir gizli plan hazırlamıştır:

“Guantanamo Körfezi’nde bir Amerikan gemisini havaya uçurup, suçu Küba’nın üzerine atabilirdik”, “Miami bölgesinde, diğer Florida şehirlerinde ve hatta Washington’da bir Komünist Küba terör kampanyası geliştirebilirdik”, “Amerikan gazetelerindeki ölü, yaralı ve kayıp listeleri yararlı bir milli galeyan havası yaratacaktı.”
[Bkz.: “Küba’da Amerikan Askeri Müdahalesinin Haklı Çıkarılması” başlıklı, 1962 tarihli sınıflandırılmamış çok gizli damgalı belge.(32) Ayrıca Northwoods Operasyonu için bkz: http://www.globalresearch.ca/articles/NOR111A.html].


Pentagon ve CIA’nın son terörist saldırılarda doğrudan rolü olduğuna dair somut bir kanıt yoktur. Son saldırı, belli ölçüde bir özerklikle tamamen bağımsız hareket eden örgütler veya bu örgütlere bağlı hücreler tarafından üstlenilmiştir. Bu bağımsızlık, bir örtülü istihbarat operasyonunun en temel özelliğidir. “İstihbarat malı”, örtülü sponsorlarıyla doğrudan temas halinde değildir. Hatta, bu sponsorlar adına hareket ettiğini bilmesi de gerekmez.
Yani asıl soru, bu unsurların arkasında kimlerin bulunduğudur. Hangi kaynaklarca finanse edildikleridir. İlişkiler ağının neye dayandığıdır.

2002 tarihli, brifing dışı olarak sınıflandırılmış son bir rapor Pentagon’un “teröristler arasında ve kitle imha silahlarına sahip devletlerde «tepkileri uyandırmayı», yani örneğin terörist hücreleri harekete geçmeye ve kendilerini Amerikan kuvvetlerinin «hızlı-mukabil» saldırılarına açık hale getirmeye kışkırtmayı amaçlayan gizli operasyonlar yapmak üzere sözde «Hareketli, Önleyici Operasyonlar Grubu (P2OG)» oluşturulmasına” öncülük etmesini öngörmektedir.”(33)

P2OG girişimi, yeni bir şey değildir. Sadece zaten mevcut olan örtülü operasyonlar sistemini geliştirmektedir. CIA’nın Soğuk Savaş döneminden beri terörist grupları desteklediğine dair pek çok belge vardır. Örtülü istihbarat operasyonları çerçevesinde “terörist hücrelerin kışkırtılması”, El Kaide ile bağlantılı radikal gruplara sızılmasını ve onların eğitimini gerektirmektedir.

Amerikan askeri ve istihbarat teşkilatının örtülü desteği, karmaşık bir aracılar ve istihbarat vekilleri ağıyla çeşitli İslamcı terörist örgütlere aktarılır. Ayrıca pek çok resmi açıklama, istihbarat raporu, Soğuk Savaş döneminde Amerikan askeri ve istihbarat birimleri ile El Kaide militanları arasında 1990’lar ortalarında Bosna’da, 1998-99’da Kosova’da, 2001’de Makedonya’da örneği görülen son ilişkileri doğrulamaktadır.(34) Amerikan Kongresi Cumhuriyetçi Parti Grubu, 1997 tarihli bir raporda Bosna’daki iç savaşta Amerikan ordusu ile El Kaide arasındaki aleni işbirliğine işaret etmektedir.(35) (Bkz. 16 Ocak 1997, http://www.globalresearch.ca/articles/DCH109A.html .)


El Kaide ve Pakistan Askeri İstihbaratı (ISI) ile Bağlantılar
11 Eylül sonrasında meydana gelen hemen hemen bütün terör olaylarında terör örgütünün “Usame bin Ladin’in El Kaide’si ile bağları” olduğunun söylenmesi, gerçekten çok şeyi açıklamaktadır. Bu, tek başına bile son derece önemli bir enformasyon parçasıdır. 


Kuşkusuz, El Kaide’nin bir CIA yaratığı olması gerçeğine, basın haberlerinde değinilmediği gibi konuyla ilgili dahi sayılmaz.
Bu örgütlerin, özellikle Pakistan’dakilerin, Pakistan askeri istihbarat örgütü ISI ile bağlantıları, resmi açıklamalarda ve basında ancak birkaç örnek olayda kabul edilmiştir. Bu gruplardan bazılarının ISI ile bağlantıları, niteliği tanımlanmaksızın, Senato Dış İlişkiler komisyonu tarafından doğrulanmıştır. Söylemeye gerek yok ki, bu bilgi, bu terörist saldırıların sponsorunun kimliği açısından çok önemlidir. Bir başka ifadeyle, ISI’nin, bir yandan bu terör örgütlerini desteklerken, öte yandan da CIA ile yakın ilişkiler içinde olduğu söylenmek istenmektedir.


Ekim 2002 Bali Bombalı Saldırısı

Endonezya’nın Kuta sahil tesislerindeki Bali saldırısı, çoğunluğunu Avustralyalı turistlerin oluşturduğu yaklaşık 200 kişinin ölümüyle sonuçlanmış, saldırının, bazı Güney Asya ülkelerinde faaliyette bulunan İslami Cemaat adlı bir grup tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülmüş, basın ve resmi açıklamalar, İslami Cemaat ile El Kaide arasındaki yakın ilişkiye işaret etmişlerdir. İslami Cemaat’ın “operasyon şefi”, Sovyet-Afgan savaşının deneyimli savaşçılarından, Pakistan ve Afganistan’da eğitim görmüş, Hambeli kod adlı Rıdvan İsamuddin’dir. UPI’nin bir haberine göre:

“Sovyet-Afgan savaşı, bu grupların, cihadın ihtişamını bizzat yaşamak üzere Afganistan’a giden önemli kilit şahsiyetlerine fırsatlar sağladı. Singapur ve Malezya’da göz altına alınan radikallerden bir çoğu, ilhamlarını Afganistan ve Pakistan’daki Mücahidîn’in faaliyetlerinden aldı.”
(36)

Raporun değinemediği nokta, Mücahidîn’in Afganistan ve Pakistan’da eğitilmelerinin, 1979’da Başkan Jimmy Carter döneminde, Pakistan ISI’si aracılığı ile gerçekleştirilmiş CIA finansmanlı bir girişim olduğudur.

İslami Cemaat’in Endonezya Askeri İstihbaratı ile Bağlantıları

El Kaide bağlantıları olduğu iddiasına ek olarak İslami Cemaat’in, CIA ve Avustralya istihbaratı ile ilişki halindeki Endonezya askeri istihbarat örgütü ile de bağlantıları olduğunu gösterir işaretler vardır. İslami Cemaat-Endonezya Askeri İstihbarat Örgütü BIN arasındaki ilişkiler, Uluslararası Kriz Grubu ICG tarafından da kabul edilmektedir:
“Bu bağlantının tamamen ortaya çıkarılması gerekir; bu demek değildir ki, BIN, İslami Cemaat ile birlikte çalışıyor; ama İslami Cemaat hakkında bildiklerinin veya bulabildiklerinin ne kadarını açıkladığı konusunda bir soruyu da akla getirmektedir.”
(37) (Uluslararası Kriz Grubu, http://www.crisisweb.org/projects/showreport.cfm?reportid=845, 2003)

Ancak ICG de, Endonezya istihbarat örgütünün 30 yıldan fazla bir süre CIA tarafından kontrol edildiğine değinememektedir.

Ekim 2002 Bali saldırısından sonra, yüksek rütbeli Endonezya subaylarının hazırladığı bir karşı rapor ise, hem Endonezya İstihbarat Örgütü başkanı General A. M. Hendropriyono’nun hem de CIA’nın olaya bulaştığını savunmaktadır.:
“Örgüt ve onun başındaki General A. M. Hendropriyono gerek ABD gerekse başka hükumetlerden çok saygı görür. Ama, örgütte, bombalamanın arkasında CIA’nın bulunduğuna inanan yüksek rütbeli subaylar hâlâ vardır.”(38)

Bu açıklamalar karşısında, Bush yönetimi, Endonezya Cumhurbaşkanı Megawati Sukarnoputri’den, saldırıya Amerikanın karıştığı iddiasını açıkça yalanlamasını istemiş, ama hiçbir resmi özür açıklaması yapılmadığı gibi, bayan Başkan Megawati sessiz kalmakla da yetinmeyerek Amerika’yı, “kendisi dışındaki dünyayı kendisiyle birlikte olmaya zorlayan bir süper güç” olarak suçladıktan sonra,
“Başka ülkeleri fethetme hırsının, bütün dünya nüfuz ve güç sahibi olanın iradesine uymadıkça barışın söz konusu olmayacağı bir duruma nasıl yol açtığını görüyoruz” demiştir.(39)

Bu sırada Bush yönetimi ise, Bali saldırısını da korku kampanyasını desteklemek üzere kullanmaktadır:
“Başkan Bush, Pazartesi günü, Endonezya’daki feci bombalamanın sorumlusunun El Kaide olduğunu sandığını ve Amerika’ya karşı da yeni saldırılar düzenlenmesinden endişe ettiğini söyledi.”(40)

Bali saldırısı ile ilgili haberler, Amerikan istihbarat yetkililerinin, önümüzdeki birkaç ay içinde Avrupa, Uzak Doğu ve ABD’de Endonezya’daki bombalamaya benzer yeni saldırılar beklenebileceği uyarısını getirmiştir.(41)

Örtbas etme


İslami Cemaat’in Endonezya istihbaratı ile ilişkisi, Endonezya hükumetinin, perde arkasında Avustralya istihbaratı ve CIA tarafından yönlendirilen resmi soruşturmasında asla ortaya konmamıştır.

Ayrıca, bombalamadan kısa süre sonra Avustralya Başbakanı John Howard “Avustralya makamlarının Bali’de bir saldırı olabileceği konusunda uyarıldıklarını, ancak bir uyarı bildirisi yayınlamayı tercih etmediklerini itiraf” etmiştir.(42) Ama Avustralya hükumeti, bombalama sonrasında sözde “teröre karşı savaş”ta Endonezya Özel Kuvvetleri Kopassus ile çalışmayı ise tercih etmiştir.

Avustralya: “Faydalı Öfke Dalgası”

Northwoods Operasyonunu hatırlatan Bali saldırısı, “faydalı bir öfke dalgası”nın ateşlenmesine yaramış(43), bu öfke de, Avustralya kamuoyunun, Irak’ın Amerika tarafından işgali doğrultusunda etkilenmesine katkıda bulunurken, savaş karşıtı protesto hareketini zayıflatmıştır. Bali saldırısından sonra, Avustralya hükumeti, Amerika öncülüğündeki “terörle savaş”a “resmen” katılmış; saldırıyı ABD-İngiltere askeri ekseni ile tamamen bütünleşmenin bir bahanesi olarak kullanmakla yetinmeyip, kendi vatandaşlarına karşı “etnik tanımlama” dahil zorlayıcı polisiye önlemler benimsemiştir.
Başbakan John Howard, son olarak, komşu Asya ülkelerinde Avustralya’ya saldırmayı planlayan teröristlere karşı önleyici saldırı yapmaya hazırlandığını belirttiği olağanüstü bir açıklama yapmıştır. Avusturalya istihbarat birimleri de nükleer silahların kullanılacağı El Kaide’ninkine benzer bir saldırı konusunda pek endişelidirler.(44)

Hindistan Parlamentosuna Saldırı (Aralık 2001)

Aralık 2001’de Hindistan Parlamentosuna düzenlenen ve Hindistan’la Pakistan’ı savaşın eşiğine getiren terörist saldırı, iddiaya göre üsleri Pakistan’da bulunan iki isyancı grup tarafından gerçekleştirilmiştir: Leşker-i Taibe (Masumiyet Ordusu) ve Ceyş-i Muhammed (Muhammed’in ordusu)… Basın, her iki grubun da doğrudan Pakistan Askeri İstihbarat Örgütü ISI tarafından desteklendiğine hiç değinmemiş, ama El Kaide ile bağlantılı olduğunu bildirmiş; Senato Dış İlişkiler Komisyonu ise, “Pakistan’ın, istihbarat örgütü ISI aracılığıyla Leşker ve Ceyş’e para, silah, eğitim kolaylıkları ve sınır geçişlerinde yardım sağladığını, … birçoğunun, Afganistan’da Taleban ve diğer yabancı savaşçıların da eğitildiği medreselerde ideolojik eğitim, yine Afganistan’daki kamplarda veya Pakistan kontrolünde bulunan Keşmir’deki köylerde askeri eğitim aldıklarını, ISI’nin desteklediği aşırı grupların, son zamanlarda Özgür Keşmir’de bazı yeni medreseler açtıklarını” doğrulamıştır.(45) (Dış İlişkiler Komisyonu, http://www.terrorismans wers.com/groups/harakat2.html , Washington 2002.)

Komisyonun değinemediği nokta, ISI ile CIA arasında hayati önemdeki ilişkiler ve ISI’nın bir yandan Leşker, Ceyş, Cammu ve Keşmir Hizbül Mücahidîn örgütlerini desteklemeyi sürdürürken, öte yandan CIA ile de işbirliği yaptığıdır. İlginçtir, kendisi de Dış İlişkiler Komisyonu üyesi olan Zbigniev Brzezinski’nin yazılarında da doğrulandığı üzere, bu “yabancı savaşçılar”ın eğitimi, Amerikan’ın 1979’da Carter döneminde Sovyet-Afgan savaşıyla birlikte başlattığı bir dış politika uygulamasıydı. Pakistan İstihbaratı ISI, 1989 Cenevre Barış Anlaşması ve Sovyetlerin Afganistan’dan geri çekilmesiyle eş zamanlı olarak, Cammu ve Keşmir Hizbül Mücahidîn’in kurulmasına yardımcı olmuştur.(46) Hindistan Parlamentosuna düzenlenen, iyi zamanlanmış saldırıyı, 2002 yılı başlarında Gucerat eyaletindeki etnik ayaklanmalar izlemiştir; bu ayaklanmalar 1980’de başlatılan, uyuşturucu parasıyla finanse edilen ve Pakistan askeri istihbaratınca kışkırtılan sürecin doruk noktasıdır.

Propaganda Kampanyasını Parçalanması,
Savaş Karşıtı bir Konsensüs Oluşturulması

Modern tarihin en ciddi krizinin, görülmemiş derecede bir dayanışma, cesaret ve kararlılık gerektiren kavşak noktasındayız. Nükleer silahların “ilk vuruş” şeklinde kullanımı da dahil Amerika’nın savaşı, insanlığın geleceğini tehdit etmektedir.

Böyle bir savaşı başlatmanın sınırsız haklılığı, büyük ölçüde Bush yönetiminin anti-terörist programının meşruiyetine bağlıdır. Bu program, Amerikan halkının, savaş gündemini kayıtsız koşulsuz kabul etmesini sağlayacak biçimde kullanılan propaganda kampanyasının bir parçasıdır.
Amerika’da ve bütün dünyada savaş karşıtı hareket bir ivme kazanmıştır. Milyonlarca insanın savaşa karşı el ele verdiği bir ortamda, Bush Yönetiminin, şirket medyası tarafından yürütülen korku ve dezenformasyon kampanyası, Yönetimin sarsılan meşruiyetini ayakta tutmaya yaramaktadır.

Bu kiritik kavşakta, savaş karşıtı/demokrasi yanlısı hareket, Bush Yönetiminin propaganda mekanizmasının temel işlevlerine karşılık verebilecek güçte ve etkinlikte olmak zorundadır. Propagandanın asıl amacı, egemenlerin meşruiyetini sürdürmek ve iktidarda kalmalarını sağlamaktır.

Bush Yönetiminin “Yönetme Hakkı”nın Elinden Alınması

Savaş karşıtlığının harekete geçmesi, tek başına, savaşın akışını tersine çeviremez.
İlk aşamada gerekli olan, asıl siyasi ve askeri aktörlerin meşruiyetine sürekli meydan okumak, Amerikan İmparatorluğunun gerçek yüzünü ve bu imparatorluğun temelini oluşturan dış politikanın suçluluğunu açığa çıkarmaktır. Nihai olarak gerekli olan ise, Bush Yönetiminin “yönetme hakkı”nın sorgulanması ve nihayet elinden alınmasıdır.

Asıl siyasi ve askeri aktörlerin meşruiyetinin yıkılması için, Bush Yönetiminin arkasındaki yalanların ortaya dökülmesi şarttır.

Çoğunluk savaşa karşı olsa bile, bu tek başına savaşı önlemeye yetmez. Çünkü propaganda kampanyasının amacı, Bush, Cheney, Rumsfeld, Ashcroft, Tenet, Armitage, Rice gibi asıl siyasi ve askeri aktörlerin meşruiyetini destekleyen yalanların devam etmesidir. Bush Kabinesi, Amerikan halkının ve dünya kamu oyunun gözünde bir “meşru hükümet” olarak kabul edildiği sürece, halk desteğine sahip olsun veya olmasın, Irak’ı işgal planını gerçekleştirecektir. Öyleyse, bu meşruiyete karşı mücadele edilmelidir.
Aynı şekilde, halkın çoğunluğunun Amerika’nın yol açacağı savaşa karşı olduğu İngiltere’de, nihai olarak Blair Kabinesinin düşmesi ve İngiltere’nin Amerika önderliğindeki askeri koalisyondan çekilmesiyle sonuçlanacak eylemler gerçekleştirilmelidir.

Yöneticileri uzaklaştırmanın zorunlu koşullarından biri, propaganda kampanyalarını zayıflatmak ve sonunda parçalamaktır. Bu amaca en iyi nasıl ulaşılır? “Teröre karşı savaş”ın altında yatan bütün yalanları ortaya dökerek, Bush Yönetiminin 11 Eylül olaylarındaki suç ortaklığını açığa çıkararak…

Bu, büyük bir oyundur, Amerikan tarihinin en büyük yalanıdır. Savaş bahanesi inandırıcı değildir ve yöneticilerin görevden uzaklaştırılması gerekir.
Ayrıca, “Bir Numaralı Düşman”ın fabrikasyon olduğunun, kasıtlı ve yapay olarak imal edildiğinin gösterilmesi de önemlidir. Terörist saldırılar gerçekten “gerçek”tir, ama arkasındaki kimdir? El Kaide’nin Sovyet-Afgan savaşından bu yana CIA ile olan bağlantılarının tarihi dahil, terörist örgütleri destekleyen örtülü operasyonlar tamamen açığa çıkartılmalıdır, çünkü bunlar 11 Eylül saldırısından bu yana meydana gelen ve hepside El Kaide ile bağlantılı olarak gösterilen terörist saldırı dalgasıyla doğrudan ilişkilidir.

Akıntıyı tersine çevirmek için, propaganda kampanyasına karşı çıkan bilgilerin her düzeyde yayılması gereklidir.
Gerçek, yalanın altındaki zemini kaydırır ve onu gölgede bırakır.

Gerçek ise, Bush yönetiminin, Irak’a açacağı savaşın bahanesi olarak uluslararası terörizmi desteklediğidir.
Bu gerçek bir kere tam olarak anlaşıldığında, yöneticilerin meşruiyeti iskambil destesi gibi yıkılacaktır. Başarılması gereken budur. Ama bunu ancak, resmi propaganda kampanyasına etkili bir şekilde karşı çıkarak başarabiliriz.

Amerika’daki, Avrupa Birliği’ndeki ve bütün dünyadaki savaş karşıtı büyük gösterilerin momentumu ve başarısı, bölgelerdeki, işyerlerindeki, mahallelerdeki, okullardaki, üniversitelerdeki, vb., on binlerce savaş karşıtı yerel komiteden oluşan kalıcı bir örgütlenme ağının temellerini oluşturmalıdır. Bizim adımıza bizi yönetenlerin meşruiyeti, nihai olarak bu örgütlenme ağı ile sarsılacaktır.
Bush Yönetimi’nin savaş planlarını bozmak ve propaganda mekanizmasını işlemez hale getirmek için, önümüzdeki aylarda ülke dışındaki, Amerika’daki, Kanada’daki, dünyanın her yerindeki yurttaşlarımıza, bu savaşın neden ve sonuçları konusunda yanıltılmış olan milyonlarca sade insana ulaşmak zorundayız. Bu noktada artık Bush Yönetimi’nin aslında bir polis devletini inşa edecek tuğlaları döşeyen Anayurt Güvenliği yasalarının gerçek anlamına değinmeye bile gerek yok.
Bu girişim, bilgilerin, Bush Yönetimi’nin propaganda mekanizmasını zayıflatmayı ve sonuçta işlemez hale getirmeyi amaçlayan bir düşünceyle geniş bir grassroot şebekesi içinde dağıtılmasını gerektirmektedir.
11 Eylül ile ilgili olanlar dahil bütün yalanlar tamamen açığa çıkartıldığı ve herkes tarafından anlaşıldığı zaman, Bush Yönetimi’nin meşruiyeti yıkılacak; Büyük Biraderin üzerine basacağı hiçbir bacağı, yani besleneceği hiçbir savaş kalmayacaktır. Bu, Amerika’da mutlaka köklü ve büyük bir “rejim değişikliği” yaratmayabilir, ama er geç Yeni Dünya Düzenine ve Amerikan İmparatorluğu’nun küresel egemenlik arayışına karşı yaygın bir mücadelenin yolunu açacak yeni bir “savaş karşıtı oydaşma” ortaya çıkacaktır.
Notlar:
* http://globalresearch.ca/articles/CHO301A.html, Centre for Research on Globalisation www.globalresearch.ca)

** Michel Chossudowsky, War and Globalisation, the Truth Behind September 11 (Savaş ve Küreselleşme, 11 Eylül’ün Akasındaki Gerçek); The Globalization of Poverty: Impacts of IMF and World Bank Reforms (Yoksulluğun Küreselleşmesi, IMF ve Dünya Bankası Reformlarının Etkisi) adlı kitapların yazarı, Ottawa Üniversitesinde iktisat profesörü ve Küreselleşme Araştırmaları Merkezi Müdürüdür.

*** Amerikan İngilizcesinde savunma bakanı, Amerikan anayasa sisteminin bir gereği olarak Secretary of Defence, yani bire bir çeviri ile “savunma sekreteri”dir. Yazar, Rumsfeld’in izlenen savaş ve propaganda politikasını savunmasına atıfla, baş harfleri küçük “secretary of defence”, bir tür savunma avukatı demek istemiştir. (ç.n)

* “preemptive (strike): karşı tarafın olası saldırısına karşı önceden yapılan saldırı. Baskın.
1 Steve Adubato ile mülakat, Fox News, 26 Aralık 2002.
2 Air Force Magazine (Hava Kuvvetleri Dergisi), Ocak 2003, italikler tarafımızdan eklendi.
3 Adubato, aynı mülakat, italikler eklendi.
4 Aynı mülakat, italikler eklendi.
5 Amerikan Bilim Adamları Federasyonu Gizli Haberler içinde, http://www.fas.org/sgp/news/secrecy /2002 /11/112702.html, Rumsfeld’in basın toplantısı http://www.fas.org/sgp/news/2002/11/dod111802.html .
6 New York Times, 16 Aralık 2002.
7 Sunday Times, Londra, 5 Ocak 2003.
8 Ros Davidson, Yıldızlar Rütbe Takıyor, The Sunday Herald (İskoçya), 11 Kasım 2001.
9 Bkz.: Samuel Blumenfeld, “Le Pentagone et la CIA enrolent Hollywood” (Pentagon ve CIA Hollywood’u askere aldı), Le Monde, 24 Temmuz 2002, http://www.globalresearc.ca/articles/BLU207A.html .
10 Chaim Kupferberg, Propaganda Preparation for 9/11 (11 Eylül için Propaganda Hazırlığı), Global Outlook, s. 19, Sayı. 3, 2003, http://www.globalresearc.ca/articles/KUP206A.htm
11 Başkan Bush’un New Jersey-Trenton’daki “Silahlı Kuvvetler Muhafız Havacılık Destek Servisi, Trenton, New Jersey’a Hoş Geldin” konuşması, 23 Eylül 2002.
12 Milli Güvenlik Stratejisi Belgesi, Beyaz Saray, 2002, http://www.whitehouse.gov/ncs/nss.html .
13 Agence France Presse (AFP), 7Ocak 2003.
14 Insight on the News, 20 Ocak 2003.
15 Christian Science Monitor, 8 Ocak 2003.
16 Agence France Presse (AFP), 1 Ocak 2003.
17 Washington Post, 25 Ocak 2003.
18 Ibid.
19 Chicago Sun, 31 Aralık 2002.
20 Reuters, 21 Şubat 2003.
21 Bkz.: Ian Woods, Conspiracy of Silence (Sessizlik Komplosu), McKinney Vindicated, Global Outlook, No. 2, 2002.
22 Coleen Rowley, FBI Başkanı Robert Mueller’a not, Global Outlook içinde, sayı 3, s. 28, 2003.
23 The Boston Globe, 5 Haziran 2002.
24 Insight on the News, 3 Şubat 2003.
25 UPI, 19 Aralık 2002.
26 New York Times, 6 Ocak 2003.
27 Toronto Star, 5 Ocak 2003.
28 The Scotsman, 8 Ocak 2003.
29 UPI, 10 Aralık 2002.
30 AFP, 3 Ocak 2003.
31 Bkz.: Richard Sanders, War Pretext Incidents, How to Start a War, (Savaş Bahanesi Olaylar, Bir Savaş Nasıl Başlatılır) Global Outlook, 2 ve 3 sayılarda iki bölüm olarak basılmıştır, 2002-2003.
32 Northwoods Operasyonu, 13 Mart 1962’de Genel Kurmay Başkanı tarafından Savunma Bakanı Robert McNamara’ya gönderilen sınıflandırılmamış çok gizli belge, http://www.globalresearch.ca/articles /NOR111A. html.
33 William Arkin, The Secret War (Gizli Savaş), The Los Angeles Times, 27 Ekim 2002.
34 Bkz.: Michel Chossudovsky, War and Globalisation, The Truth behind September 11(Savaş ve Küreselleşme, 11 Eylül’ün Ardındaki Gerçek), Global Outlook, 2003, Bölüm 3, http://globalresearch.ca/ globaloutlook/truth911.html
35 Bkz.: Clinton-Approved Iranian Arms Transfers Help Turn Bosnia into Militant Islamic Base (Clinton, İran Silahlarının Transferi Yardımının Bosna’daki Militan İslam Üssüne Dönmesini Onayladı), Kongre Basın Bülteni, ABD Kongresi, 16 Ocak 1997, http://www.globalresearch.ca/articles/DCH109A.html
36 20. UPI, 6 Ocak 2002.
37 Uluslararası Kriz Grubu, Indonesia Backgrounder: How The Jemaah Islamiyah Terrorist Network Operates (Endonezya Arkaplanı: İslami Cemaat Terörist Şebekesi Nasıl Çalışır), http://www.crisisweb.org/ projects/showreport.cfm?reportid=845 , 2003
38 Raymond Bonner ve Jane Perlez, More Attacks on Westerners Are Expected in Indonesia (Endonezya’da Batılılara Karşı Yeni Saldırılar Bekleniyor), New York Times, 25 Kasım 2002.
39 Raymond Bonner ve Jane Perlez, op cit. içinde.
40 USA Today, 15 Ekim 2002.
41 Business AM, 15 Ekim 2002.
42 Christchurch Press, 22 Kasım 2002), (Benzer uyarılar CIA tarafından da yapıldı).
43 Northwoods Operasyonu, op cit.
44 Insight on the News, 3 Şubat 2003.
45 Dış İlişkiler Komisyonu: http://www.terrorismanswers.com/groups/harakat2.html , Washington 2002.
46 Bkz.: K. Subrahmanyam, Pakistan is Pursuing Asian Goals (Pakistan Asyalı Hedefler Peşinde), India Abroad, 3 Kasım 1995.

EK
Birbirini izleyen Amerikan yönetimlerinin El Kaide’ye desteğinin kanıtları, seçilmiş bir bibliyografiye yapılan göndermelerle aşağıda özetlenmiştir:
“İslami Tugaylar” Amerikan dış politikasının bir ürünüdür. CIA Soğuk Savaş’tan sonra da örtülü operasyonlarında Usame bin Ladin’in El Kaide’sini desteklemeye ve kullanmaya devam etmiştir. Standart CIA jargonunda El Kaide “istihbarat malı” diye adlandırılmaktadır.

Amerikan Kongresi, El Kaide’nin Kosova’da, Makedonya’da, Bosna-Hersek iç savaşı sırasında Amerikan devlet kurumlarıyla olan bağlantılarını ayrıntılı bir biçimde belgelendirmiştir.
Kanıtlar, El Kaide’nin Pakistan istihbarat örgütü Interservice Intelligence, ISI tarafından desteklendiğini doğrulamaktadır. Pakistan askeri istihbarat örgütü ISI, CIA ile yakın işbirliği halindedir.
ISI, bir yandan CIA ile işbirliği yaparken, öte yandan da sürekli olarak çeşitli İslamcı terör örgütlerini desteklemiştir

ISI’nın desteklediği bu terör grupları, gizli sponsorlarıyla ilişkilerinde bir dereceye kadar bağımsız, ancak sonuçta Amerikan çıkarlarına hizmet edecek şekilde hareket etmektedirler.

CIA, kendisine ait “istihbarat malları”nı hiç başıboş bırakmaz, sürekli kontrol altında tutar. Usame bin Ladin’in nerede olduğunun bilindiğine dair bol miktarda belge vardır. Bir başka ifadeyle, “istihbarat arızası”, “istihbarat fiyaskosu” diye bir şey söz konusu değildir. 11 Eylül teröristleri, kendi iradeleri ile hareket etmiş değildir. Kamikaze uçak korsanları, dikkatle, ustaca planlanmış bir istihbarat operasyonunun unsurlarıdır, araçlarıdır.
Daha fazla bilgi için, Küreselleşme Araştırmaları Merkezi’nin http://globalresearch.ca// by-topic/sept11/ adresindeki 11 Eylül konusunda geniş bir bibliyografi oluşturan bölümüne başvurulabilir.

Ayrıca bkz.: 2002 http://globalresearch.ca/globaloutlook/truth911.html adresinden Michel Chossudovsky, War and Globalisation, The Truth Behind September 11, Global Outlook, 2000,
Küreselleşme Araştırmaları Merkezi (CRG), 11 Eylül’ün Önceden Bilinmesi, 11 Eylül soruşturmasını destekleyen bir CRG makale ve belgeler derlemesi, http://globalresearch.ca/articles/CRG204A.html

(Mülkiye, Sayı 238, Ocak-Şubat 2003)


'AKpaba'lara karşı 20 Ekim'de alanlardayız

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, 20 Ekim'de eş zamanlı olarak bir çok kentte “Savaşa, ölümlere, açlığa, yoksulluğa, işsizlik ve zamlara karşı” alanlara çıkıyor. 


'AKpaba'lara karşı 20 Ekim



 DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'tan yapılan ortak açıklamada 20 Ekim'de eş zamanlı olarak bir çok kentte “Savaşa, ölümlere, açlığa, yoksulluğa, işsizlik ve zamlara karşı” eylemler düzenleceği kaydedildi.

4 sendika ve meslek örgütünden yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Ülkemiz AKP yönetiminde her geçen gün derin bir karanlığın içine itilmektedir. Halka daha fazla baskı ve sömürüden başka bir şey sunmayan AKP hükümeti, her zaman olduğu gibi yine emekçilerin aşına, işine göz koymakta, insanca yaşam koşullarını ellerinden almaktadır. Daha fazla sömürü ve kar peşinde koşan bir avuç zorbadan ibaret küresel sermayenin talepleri ile emekçilerin sırtındaki yük her geçen gün katlanmaktadır. AKP hükümeti eli ile dayatılan bu uygulamalar, elektriğe, doğalgaza, ulaşıma yapılan zamlarla birlikte artık tahammül edilmesi mümkün olmayan bir noktaya gelmiştir.

Adaletsizliğe, haksızlığa, işsizliğe, pahalılık ve yoksulluğa karşı ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların sesi artık bir çığlığa dönüşmektedir. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB, SAVAŞ ve ÖLÜM'E, AÇLIĞA, YOKSULLUĞA, İŞSİZLİĞE ve ZAMLARA karşı “Zamlara, İşsizliğe, Yoksulluğa, Savaşa Son” sloganıyla eşitlik, adalet, demokrasi, barış ve insanca bir yaşam için 20 Ekim'de ülkenin her yerinde alanlarda olacak.”

EYLEM PROĞRAMI

 

KESK-DİSK-TMMOB-TTB ortak organizasyonunda 20 Ekim Cumartesi günü yapılacak tüm il ve ilçelerdeki yürüyüş ve basın açıklaması programı şöyle:




 ANKARA: 
Toplanma yeri: Kolej
Toplanma saati: 13.30
Basın Açıklaması: Sakarya Meydanı
Saat: 14.00


İSTANBUL:
 

Toplanma yeri/Basın Açıklaması: Taksim Tramvay Durağı
Toplanma saati: 12.30


BOLU:

 Toplanma yeri: AKBANK önü
Toplanma saati:14:00
Basın Açıklaması: AKBANK önü
Saat: 14.00


MALATYA:
 

Toplanma yeri: Eğitim Sen önü
Toplanma saati:13:00
Basın Açıklaması: Soykan Parkı


EDİRNE:
 

Toplanma yeri: Belediye önü
Toplanma saati:14:00
Basın Açıklaması: PTT önü
Saat: 14.00


SAMSUN:
 

Toplanma yeri: ÇİFTLİK Süleymaniye Geçidi
Toplanma saati:13.00
Basın Açıklaması: Konak Sineması önü
Saat: 13.00


GİRESUN:
Toplanma Saati:13.00
Basın Açıklaması: Giresun - Atapark

ANTALYA:

 Toplanma yeri: Üçkapılar önü
Toplanma saati:16.00
Basın Açıklaması: Attalos
Saat: 16.00


ŞIRNAK:
 

Toplanma yeri/Basın Açıklaması: Cumhuriyet Meydanı
Toplanma saati:13.00


ÇORUM:

 Toplanma yeri/Basın Açıklaması: Ptt önü (Saat Kulesi)
Toplanma saati:12:30 da


TRABZON: 

 Toplanma yeri: Ptt önü
Saat: 13.00
Basın Açıklaması: Atatürk Meydanı


MERSİN:

 Toplanma yeri: Özgür Çocuk Parkı
Saat: 14.00
Basın Açıklaması: Taş Bina önü
Saat: 15.00


GÜMÜŞHANE:
 

Toplanma yeri/Basın Açıklaması: Eğitim Sen Gümüşhane Şube
Saat: 14.00


KOCAELİ (İZMİT): 

Toplanma yeri: Belediye İş Hanı
Saat: 16.00
Basın Açıklaması: İnsan Hakları Parkı




Yurt Gazetesi





“Kılavuzu Davutoğlu olanın...”

Son dönemde TBMM’de yaptığı çıkışlarla sivri dilli milletvekili olarak anılan ve internette dolaşan kürsü konuşmaları tıklanma rekoru kıran bir isim Muharrem İnce. İktidarın korkulu rüyası olan CHP Grup Başkanvekili ve Yalova Milletvekili Muharrem İnce ile TBMM’deki makamında bir araya geldik.

“Kılavuzu Davutoğlu olanın...”





Türkiye’nin dış politikada son günlerde geldiği yeri eleştiren İnce, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu yerden yere vurdu. “Davutoğlu Türkiye’nin başını belaya soktu” diyen CHP Grup Başkanvekili İnce iktidara yüklendi.

Açıklamalar büyük ilgi çekiyor. Büyük bir kitle sizi sosyal medyada takip ediyor. Hoşunuza gidiyor mu sivri dilli milletvekili olarak anılmak?

Ben halk diliyle konuşmayı seviyorum. Ortalama bir dil kullanmayı tercih ediyorum. İçimden geçenleri söylüyorum. Benim söyleyemeyeceğim, üzerine gidemeyeceğim konu yoktur.

Genel üslubunuz da böyle midir?
Laf sokmayı severim. Hazır cevap olduğumu düşünüyorum. O yapımdan kaynaklanıyor biraz. Eğer birini sevmezsem ona hakaret etmeden onu susturacak lafı anında söylerim. Hele bu AKP’liler olunca hiç dayanamıyorum.

Peki, Başbakan Erdoğan’da imam hatipli olduğu için avantajlı mı? İyi bir konuşmacı diyorsunuz o halde.

Ben onun iyi bir hatip olduğunu düşünmüyorum. O iyi bir okuyucu. Camdan okuyor. Bir kere cam bozuldu ortada kaldı. O camı ortadan kaldırırsanız konuşmasını küfürlerle bitirir. Camsız konuşamıyor. Deniz Baykal, Hüseyin Çelik, Ertuğrul Günay iyi bir hatiptir.

Ya CHP lideri Kılıçdaroğlu?

Kılıçdaroğlu camdan okumuyor. Candan konuşuyor.

“PARALI İNSANLARLA YARIŞTIM, HİÇ YENİLMEDİM”


Türk siyaseti eşittir burjuva siyaseti demektir. Siyaset zenginlerin mi işi olmalı. Adamın parası yoktur ama keskin zekâlı biri olabilir. Lider kavramıyla bire bir örtüşen bir duruşu vardır. Parayla mı siyaset yapılır?

Zenginlerin hep siyaset yaptığı eleştirileri var ama ben bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu tür ifadeler yoksulların biraz da savunma mekanizması olmuş. Bakın ben siyaset yapabiliyorum. Siyasetçi olmak için büyük paralar gerektiğine de inanmıyorum. Sıradan bir ailenin çocuğuyum. Annem babam hala köyde yaşıyor. Ahırda hayvanlarımız var. Annem şalvarlı, babam sakallıdır. Babam 75 yaşında 750 lira emekli maaşı var ve hala çalışır. Hayvan besler, onları satar. Yani ben ortalama bir ailenin çocuğuyum. Para siyasette çok şeyi yapar ama her şeyi yapamaz. Eğer kendinizi yetiştirmişseniz, toplumun sorunlarına duyarlıysanız, kafa yorabiliyorsanız ve söylemeniz gerekenleri güçlü bir dille anlatabiliyorsanız parayı yenersiniz. Çok paralı insanlarla yarıştım. Gerek parti içinde gerek parti dışında hiç fark etmez. Şimdiye kadar da paralı insanlara yenildiğimi daha görmedim. Yani siyaset zenginlerin işi diyenlere hiç katılmıyorum, bu çok ucuz ve sıradan bir ifadedir.

Ben biraz başa dönmeyi istiyorum. Siz bir öğretmensiniz. Siyaset ne zaman oluştu kafanızda?

Ben 11 yaşımdayken Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk’u okuyarak büyüdüm. Okuduklarım önemli isimler arasında ayrıca Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Nazım Hikmet gibi önemli ustalar var. Bana 11 yaşımdayken “büyünce ne olacaksın” diye sorduklarında “milletvekili olacağım” demiştim. Milletvekili olmak benim çocukluk hayalimdi. Genç yaşlarımda siyasetin içindeydim. 13-14 yaşlarında siyasi kitaplar okuyordum. 34 yaşımda il başkanıydım. 38 yaşımda milletvekili oldum.

Siyaset ağır bir iş?

Bazen oluyor. Kenara çekilip, köye yerleşip domates, biber yetiştirmeyi düşündüğüm zamanlar oluyor. İki ay bu iyi gelebilir ama iki ay sonra sıkılacağıma eminim.
Türkiye’de herkes elini taşın altına koymalı. Bu sadece milletvekilleri ile çözülebilecek bir durum değil. Türkiye’de toplum daralmış, özgürlükler kısıtlanmış, Türkiye bir karanlığa doğru gidiyor. Kurumlar kuşatılmış, diz çöktürülmüş. Herkes korkuyor. Böyle bir ortamda yürekli insanlara ihtiyaç var. Tepeden tırnağa bir silkinmeye ihtiyaç var. İç kavgalardan sıyrılıp enerjiyi dışarıya aktarmaya ihtiyaç var. Profesörler, generaller, gazeteciler, milletvekilleri hapiste. Bu herkesin başına gelebilir. Herkesin telefonu dinleniyor, herkesin banka hesaplarına giriliyor, özel hayatları kontrol altında tutuluyor. Medya susmuş, sinmiş, silahlı kuvvetlerin burnu sürtülmüş. Parlamento tek kişinin hâkimiyetinde. Çankaya’yı o belirliyor. Belediye başkanlığı seçimlerinin ne zaman yapılacağına, üçüncü köprünün nereden geçeceğine, kaç çocuk yapacağımıza o karar veriyor. Canı sıkılıyor üç diyor, canı sıkılıyor beş diyor, canı sıkılıyor Allah ne verdiyse diyor. Böyle bir ülkede siyaset ve muhalefet yapmak bir asker için şehit olmak, bir devrimci için vatana sahip çıkmak demektir.

Bir programda CHP Genel Başkanlığına ileride aday olmayı düşünüyor musunuz sorusuna hayır demiyorum dediniz. Bunu Kılıçdaroğlu ile aranızda bir gerginliğe sebep olmuyor mu?

Genel Başkanımız Kılıçdaroğlu ile birlikte iki dönem birlikte milletvekilliği yaptık. Odalarımız yan yanaydı. Her sabah karşılaşır, birlikte çay-kahve içer, dostça görüşürdük. O Genel başkanımız oldu. Ben şu anda genel başkanımızın vekili olarak görev yapıyorum ve başka konularla ilgilenmiyorum. Görevimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum. Bu sen ben kavgası değildir. Bu Türkiye’nin kuşatılmışlıktan kurtulma sorunudur. Geleceği kimse bilemez.

“CEZAEVİ İÇİNDE CEZAEVİ OLUŞTURULMUŞ”


Silivri’ye gittiniz. Cezaevinde yatan Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Tuncay Özkan’ı ziyaret ettiniz. Onların durumu ile ilgili izlenimleriniz neydi?

Moralleri iyiydi. İçinde bulundukları koşullar ise işkence gibi. Açık görüşü iki saatten bir saate düşürmüşler. Yargılama cezaevi koşullarının bir parçası olmuş orada. Mahkeme salonunda avukatına dilekçe vermeden önce hâkim dilekçeyi görüyor sonra avukata veriyor. Cezaevi içinde bir cezaevi oluşturulmuş. Milletvekili arkadaşlarımız tanık göstermekten korktuklarını söylediler. Onların tanıklarına sanık muamelesi yapıyorlar. Darbe mahkemelerinde bile böyle değildi. Ama onları inançlı görmek benim de moralimi yükseltti. Ben onlara moral verebilir miyim diye gittim ama onlardan moral buldum. Cumhuriyet için bedel ödüyorlar.

CHP kendi tutuklu milletvekillerine sahip çıkabiliyor mu?

Biz görevimizi yaptık ama yassı ada mahkemeleri neyse Silivri mahkemeleri de odur. Arkadaşlarımız orada tutsaktır. Tarih bunları çok kötü yazacak. Orada görev yapan hâkim ve savcıların çocukları insan içine çıkamayacaklar, göreceksiniz. Utanacaklar babalarından. Milletvekili arkadaşlarımız Balbay ve Haberal’a görev verdim. Gündem dışı konuşma, meclis araştırma önergesi hazırlayın dedim. Onların hazırladıkları önergeyi milletvekili arkadaşlarımız meclis kürsüsünden okuyacaklar. İnfaz memurlarının özlük hakları ile ilgili Mustafa Balbay bir konuşma hazırlayacak. Haberal’da organ nakli ile ilgili hazırlayacak. Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Yani hapiste olsalar bile yasama faaliyetlerinin içinde olacaklar.

Siz bu belediyelerle ilgili yeni statülerden dolayı ne kadar iddialı olacaksınız?

Hiç fark etmez. 88’de Turgut Özal da böyle yapmıştı ama 89’da bu millet bütün belediyeleri SHP’ye verdi. Millet büyük sürprizler yapmasını sever.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için çok ağır konuştunuz. Dış politikadaki icraatlarını en sert eleştiren siz oldunuz herhalde.

Davutoğlu Türkiye’nin başını belaya soktu. Bir Osmanlıcı kafayla yola çıktı ve dünyayı dizayn edeceğini sandı. Türkiye’yi yalnız bıraktı. Suriye ile aramız açık. Başbakan’ın en çılgın projesi Ahmet Davutoğlu’dur. Türkiye’nin çıkarları için bu adamın bir an önce görevden alınması gerekir. Kılavuzu Ahmet Davutoğlu olanın yolu kötü olur.


TÜRKİYE SAVAŞA MI GİRİYOR?


Emperyalist güçler AKP ile pazarlık yaptılar. Suriye, İran, Irak, Mısır ve Libya’nın işini bitireceğiz diyen emperyalist güçler AKP’nin de kendilerine yardımcı olmasını istediler. Bunlar da evet dediler ama karşılığında ne alacağız diye sordular. Onlar da dedi ki Türk ordusunu dağıtacağız, Cumhuriyet’i yıktıracağız, tüm kurumları ele geçireceksin, Türkiye’nin devlet yapısını bozacaksın dedi AKP.

“VARLIK VERGİSİ DOĞRU DEĞİLDİ”


1942 yılında CHP tek başına iktidar iken gayrimüslimlere yönelik meşhur Varlık Vergisi Kanunu çıktı. Vergileri ödeyemeyenlerin mallarına el konuldu, ödeyemeyenler sürgüne gönderildi. CHP’den özür bekleyenler var. Ne yapacaksınız?

Varlık vergisi doğru değildi. Bunun kötü olduğunu kabul ediyorum. Fakat 1942’de Türkiye’de bir tane parti vardı. Bugün kendini AKP’li, MHP’li, DSP’li hissedenler de yani herkes o partinin içindeydi. Herkes oradan nasibini alacak. Yani Cumhuriyet’i biz kurduk, hayır CHP kurmadı millet kurdu diyorlar. Varlık vergisini CHP çıkardı diyorlar. Peki, kardeşim Adnan Menderes de bu partinin içindeydi o zaman. Dünyada demokrasi vardı da bir tek Türkiye’de mi yoktu. Fransa’da, Portekiz’de demokrasi var mıydı o zaman. Dünyanın şartları o zaman öyleydi. Doğru bir olay değildi varlık vergisi. Bu ülkenin yurttaşlarına karşı yapılan çok incitici bir uygulamaydı. Bu olayla yüzleşmekten dolayı bir korkumuz yok ama Türkiye 2012 ile bile yüzleşemiyor. Uludere’de ne oldu. Afyon’daki patlama ne oldu. Uçağımız neden düştü. Gazetecilerimiz neden içeride. Bunları biliyor muyuz? Bizim gocunduğumuz, utandığımız yok. İlle de özür gerekmiyor. Bu olayın yanlış olduğunu söylemek yeterlidir. Geçmişe dönük şimdi herkes dönüp özür mü dileyecek sürekli. Ülkenin sorunu gençlerin işsizliği, KPSS sorularının çalınması, terör ve gençlerimizin kaybıdır. Özal’ın mezarı açılıyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın da mezarını açalım o halde. Patates miyiz biz sürekli yerin altıyla uğraşacağız. Biraz da geleceğimizi düşünelim.

Türkiye’de her geçen gün yaşanan gelişmelerin ardında ne yatıyor, bir bilinmezlik yaşanıyor ve siz de muhalefet olarak bu konuları deşiyorsunuz. Ancak halk hala oy veriyor sizin eleştirdiğiniz partiye. Muhalefetiniz de bir sorun var o zaman ya da halkta sorun var.

Sorun halkta değil. Halk anlamıyor diye bir siyaset olmaz, biz iyi anlatamıyoruz ama bir de şunlar var. Mertçe bir yarış olmuyor. AKP sandıkta alamadığını savcıyla almak istiyor. İzmir’e gönderdiği soruşturmalar, müfettişler vardı. Bu yolla amacına ulaşamazsa bu kez kanunla almak istiyor. Şimdi şehir yasası ile yeni ilçeler üretmesi, farklı bağlantılar kurması söz konusu. Bir masa başı oyunu oynanıyor. Devletin kaynakları AKP kaynağı gibi yoksullara dağıtılıyor. Bizim suçumuz olabilir ama yarış adil değil.

Yurt
 
 
 

 
İZİNDE MİSİNİZ?... Yoksa... Yan Gelip Yatıyormusunuz. Derin Uykulardamısınız?..