Beggining
File
Contact
Subscribe our Feed
Yukarı

“Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet"sözcüklerini okuyunca, kendilerini görecekler..

ALÇAKLIK..


'Suay KARAMAN '
 Başbakan, Afyon’daki patlama ve terör olaylarındaki patlamayla ilgili eleştirel yayın yapan medya için yine esti ve gürledi. Genelkurmay Başkanı’nı ve ÖSYM Başkanı’nı ehliyetsizlikle suçlayanları, sorumsuzluktan alçaklığa kadar söverek, şunları söyledi:
“Her acı hadiseden sonra ortaya konan tavır maalesef eleştiri boyutunu aşıyor, olayı aydınlatma boyutunu aşıyor. Tam anlamıyla linç kampanyasına dönüşüyor. Kurumlara yönelik kurum personelinin motivasyonunu kırmaya yönelik milleti galeyana getirmeye yönelik bu girişimler en hafif tabiriyle sorumsuzluk, alçaklıktır.”

Başbakan zaman içinde kendi söylediklerini unutmaktadır.

2005 yılı Eylül ayında zamanın YÖK Başkanı’nı eleştirirken, (kafasını göstererek) “Burası basmıyor. Hayatta iki koyun gütmediği ve hayatı yaşamadığı için bunu kavrayamıyor” demişti. ÖSYM’nin yaptığı hemen hemen her sınavda yolsuzluk ortaya çıkarılırken, ÖSYM Başkanı’nı eleştirenlere kızıyor. Bu durum karşısında toplum şu soruya yanıt aramaktadır: ÖSYM’nin yaptığı sınavlarda dört yanlış bir doğruyu götürürken, neden kırk dört yanlış badem bıyıklı bir ÖSYM Başkanı’nı götüremiyor?

Başbakan bir yıl öncesine kadar cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri’ni susturmak için her türlü yasal olmayan baskıyı içeren önlemleri almış, uygulamış ve kendi ordusunu terörist ilan etmişti. Günümüzde her gün şehit verilirken, Uludere olayı, Suriye’de düşürülen uçak, Afyon’daki patlama gibi olaylar gizemini korurken, Genelkurmay Başkanı’nı eleştirenlere kızmak, anlaşılır gibi değildir. 25 şehidimizin ardından Afyon Valisi’nden hediye alan Genelkurmay Başkanı’nın “ani gelişen davranış karşısında herhangi bir reaksiyon gösterememesi” ise, Türk ordusunun baş komutanına yakışmaz ve eleştirilmesi çok doğaldır.

Başbakan bu eleştiriler için “alçaklıktır” kelimesini de kullanmıştır. Başbakan 2009 yılı yaz başında içeriği belli olmayan açılıma “Amerikan Projesi” diyenler için; “bunu ispat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar” demişti.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği üst düzey danışmanlarından David Phillips, 2007 Eylül ayında Türkiye’de hükümet tarafından ağırlanmış ve yaptığı görüşmeler sonucunda “PKK’nin Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi” başlıklı bir rapor hazırlamıştı. Hazırlanan raporun, hükümetin yaptığı açılıma yön verdiği anlaşılmıştır.

Carnegie Endowment adlı kuruluşun Türkiye ve Ortadoğu uzmanı ve CIA elemanı Henry Barkey, 2008 yılı Ekim ayında Kürt sorunu üzerineKürdistan Üzerinden Çatışmayı Önleme adıyla bir rapor hazırlamıştı. Hazırlanan raporda Kuzey Irak’taki yönetimle Türkiye’nin ilişkiler kurması, Ankara, Erbil, Washington işbirliği ile sorunun çözülmesi, PKK için genel af, Kürt sorununun demokratik temelde çözüme kavuşturulması gibi öneriler sıralanmıştı.

ABD’de kurulu Atlantik Konseyi isimli kuruluş 2009 Haziran ayında “Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisi” adında bir rapor hazırlamıştı. Bu rapor da David Phillips tarafından hazırlanmıştı. Bu rapordaki görüşler ve öneriler, Türklerle Irak Kürtlerinin 13-15 Nisan 2009’da Washington’da yaptıkları toplantıdaki görüşmelere ve David Phillips’in Türkiye ve Irak’taki görüşmelerine dayanmaktadır. Bu rapordaki görüş ve önerilerin, hükümetin yaptığı açılımla örtüştüğü net olarak görülmektedir.

Zaten ABD dış politikasının etkin isimlerinden David Phillips; “Kürt açılımı raporunu Haziran 2009 tarihinde ben hazırlamıştım” diyerek, olayı aydınlatmıştı. ABD’li uzmanların hazırladıkları bütün bu raporlar ortaya çıkarılmışken, kendileri de açıklamışken, hükümetin hazırladığı açılımın “Amerikan Projesi” olduğu kesinleşmiştir. O zaman “alçak” kimdir, nerededir ve ne iş yapmaktadır?

12 Haziran 2011 Genel Seçimi öncesinde MHP Genel Başkanı, hükümetin, PKK terör örgütü ile görüştüğünü söylemişti. Başbakan bu söylem için: “kim İmralı’yla bebek katiliyle görüştüğümüzü, pazarlık ettiğimizi söylüyorsa, iddia ediyorsa namerttir, alçaktır, namussuzdur, şerefesizdir, haysiyetsizdir” demişti. Her türlü yalanlama kampanyasına karşılık, MİT ile PKK terör örgütünün Oslo’daki ihanet içeren görüşmeleri ortaya çıkarıldı. Başbakan, “Hakan Fidan’ı görüşmelere ben yolladım” diyerek, bu görüşmeleri kabul etti. Alçaklıkta, namussuzlukta sınır tanımayanların, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne psikolojik operasyon yaparken, PKK terör örgütüne psikolojik destek sağladıkları ortaya çıkmıştır.

Hukuk dışı tutum ve davranışlarda sınır tanımayan siyasi iktidar ve hakkında “görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrakta ve kayıtlarında sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçlamaları olanlar, sıkıştıkça “alçaklık” edebiyatına sığınmaktadırlar. Devletin kurumlarına, sahte belgelerle Silivri ve Hasdal’da zulüm gören onurlu askerlerine, yurtsever ve namuslu aydınlarına, öğrencilerine karşı siyasi iktidarın ve dış güçlerin yaptığı kampanya alçakçadır. Bu alçaklık, ülkemizin geleceği için ihanettir.

Kendi siyasi kararlarını eleştiren her görüşü ‘ihanetle’ suçlayanlar, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okumalıdırlar. Özellikle “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet” sözcüklerini dikkatli okuyunca, kendilerini göreceklerinden kuşkuları olmamalıdır. Bu alçaklıkları ve bu ihanetleri yapanlara halkımız gereken yanıtı verecektir.

İlk Kurşun

"Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz''...

''Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz''...


30 Ağustos: Zafere giden yol

Ulusal Kurtuluş Savaşı, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın, 26 Ağustos 1922'de sabaha karşı verdiği emirle başlattığı Büyük Taarruz ve 30 Ağustos'ta ''Başkomutanlık Meydan Muharebesi''nin kazanılmasıyla sonuçlandı.

Atatürk, bu büyük zaferi Büyük Nutku'nda, "Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi'ni ve ondan sonra düşman ordusunu tamamıyla yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz'e, Marmara'ya döken harekatımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım'' diye anlattı.

Ulusun topraklarını savunma mücadelesi, 10 Ocak 1920'de İnönü mevzilerinde Yunanlarla şiddetli çarpışmaların ardından 1. İnönü Zaferi'nin kazanılmasıyla başarıya ulaşmaya başladı.

20 Ocak 1920'de ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilirken, 5 Şubat'ta TBMM'nin gizli oturumunda Londra Konferansı'na Ankara Hükümeti adına heyet gönderilmesi ve heyetin Meclis üyelerinden oluşması kararlaştırıldı. Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, 6 Şubat'ta Ankara'dan hareket etti ve 21 Şubat'ta başlayan konferans 12 Mart'ta sona erdi.

TBMM hükümeti ile Rusya arasında 16 Mart'ta Moskova Anlaşması imzalandı. Masa üzerindeki zaferleri, meydanlardaki zaferler izliyordu. 1 Nisan'da 2. İnönü Zaferi kazanıldı. 5 Ağustos'ta Mustafa Kemal'e geniş yetkilerle ve 3 ay süreyle Başkumandanlık tevcih eden kanun TBMM'de kabul edilirken, 23 Ağustos 1920 günü Yunan ordusu taarruza geçti ve Sakarya Meydan Muharebesi başladı.


26 Ağustos'ta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın şu emri geldi: ''Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.''

O gün saat 05.30'da topçu ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruz başladı. Türk süvarileri, 9 Eylül'de İzmir'e girdi ve Kadifekale'ye Türk bayrağı çekildi. 13 Eylül'de Sakarya Meydan Muharebesi sona ermiş, düşmanın Sakarya Nehri'nin doğusunda imha edilmesiyle zafer kazanılmıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle 14 Eylül'de genel seferberlik ilan edildi.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 19 Eylül'de ''Gazi'' unvanı ve mareşal rütbesini aldı. Yeni yılın başlangıcında Mersin ve Adana düşman işgalinden kurtulmuştu. Dört bir bucak Türk topraklarının düşman çizmesi altındaki esareti birer birer sona eriyordu.

Atatürk, 30 Ağustos'u anlatıyor


Büyük Taarruz'un mimarı Atatürk, Büyük Nutku'nda 30 Ağustos'u şöyle anlattı: 


''...Efendiler, 26-27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar'ın güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos'a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos'ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi.

Demek ki tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir'e doğru yol alırken diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir'in kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.
Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da İzmir'deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da 9 Eylül 1922'de Kemalpaşa'da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa'da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir Rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz'e ulaşmış bulunuyorlardı.
Saygıdeğer efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi'ni ve ondan sonra düşman ordusunu tamamıyla yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz'e, Marmara'ya döken harekatımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.
Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.''

YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ ALAN TEK MÜSLÜMAN: RECEP BEY!



RECEP BEY’İN İSRAİL ŞİFRESİ
VE YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ

Sinan Meydan
Başbakan Recep Bey’in İsrail’in uluslararası sularda Mavi Marmara Gemisi’ne yaptığı insanlık dışı saldırı konusunda 1 Haziran 2010 tarihinde Meclis’te AKP Grubunda yaptığı konuşmadan bazı bölümler:

“İsrail, masum insanların kanını döktü.”

“İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren gemilere yaptığı kanlı katliam her türlü laneti hak etmiş bir katliamdır.”

“Yapılan bu saldırı açıkça uluslararası hukuka yapılmıştır, insanlığın vicdanına yapılmıştır, dünya barışına yapılmıştır.”

“Gazze’ye yönelik insanlık dışı ambarrgo derhal kaldırılmalıdır.”
“Dün yaşananlar insanlığın ortak medeniyeti açısından kara bir leke olmuştur.”

“Masum insanları katletmek alçakça bir pervasızlıktır.”

“Zorbalar, haydutlar, korsanlar bile belli ahlak kurallarına uyarlar, hiçbir hassasiyete uymayanlara bu sıfatı yakıştırmak bile iltifat olur.”

“İsrail Hükümeti’nin bu pervasız, hukuk tanımayan saldırısı mutlaka ama mutlaka cezalandırılmalıdır.”

“Türkiye, yeni etme köksüz bir devlet değildir.”

“Türkiye’nin dostluğu ne kadar kıymetliyse düşmanlığı da o kadar şiddetlidir.”

“Hesap vermeden kendilerini anlatamazlar”

“Öldürmeyi iyi biliyorlar”

“Türkiye’yi başkalarına benzetmesinler”

“Gözümüzü yummayacağız”

“Amaçlarına ulaşamayacaklar”

“Açık denizde cinayet işleyen İsrail”

“Bugün yeni bir gündür, bugün bir milattır, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıktır.”

Evet! Recep Bey, ONE MİNUTE olayından sonra bir kere daha İSRAİL’E BAĞIRIP ÇAĞIRDI!

Bir kere daha kimilerine BRAVO ADAMA! NASIL DA AZARLADI İSRAİL’İ AMA! dedirtti.

Bir ker daha Türkiye’nin bir acısını oya tahvil etti ustaca…
Bir kere daha Türkiye’de gündem değişti. İki haftada 34 şehit, Kılıçdaroğlu rüzgarı, işsizlik, yoksulluk, yıolsuzluk unutuldu…

TÜRKİYE KAYBETTİ AMA HERZAMAN OLDUĞU GİBİ RECEP BEY YİNE KAZANDI.  

Recep Bey’in İsrail ve Yahudilerle olan ilişkilerini anlamak çok zor aslında:

Gençliğinde ve Belediye Başkanlığı döneminde Anti Semitik düzeyde bir Yahudi Karşıtı’ydı.
AKP Genel Başkanı ve Başbakan olunca birden bire DEĞİŞTİ ve NEREDEYSE Siyonist düzeyde YAHUDİ SEVER oldu….

Daha sonra Davos’ta Perez’e ONE MİNUTE diye kükreyerek yeniden İSRAİL KARŞITI oldu…

Sonra AKP iktidarı döneminde İsrail’le birçok ikili ve stratejik anlaşma yaparak yeniden İSRAİL’E YAKINLAŞTI…

SAHİ O CESARET ÖDÜLÜ NİYE VERİLMİŞTİ?

Evet! Yanlış duymadınız, bundan tam 6 yıl önce Recep Bey YAHUDİ VE İSRAİL DOSTU’YDU…Üstelik bu öylesine derin ve büyük bir dostlukti ki ABD’deki MUSEVİ LOBİSİ Recep Bey’e CESARET ÖDÜLÜ vermişti.

SABAH GAZETESİ, Recep Bey’in YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ alacağını şöyle duyurmuştu 2004′te:

“17 Amerikan Yahudi Komitesi AJC, ABD ziyaretinin ilk ayağı olan Newyork’ta Erdoğan’a ‘Cesaret’ ödülü verecek. Erdoğan ödülü onuruna verilecek yemekte alacak.

ABD’li Museviler Erdoğan’a ‘Cesaret Ödülü’ verecek

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’a Amerika ziyaretinin ilk ayağı olan New York’ta ”Amerikan Musevi Komitesi” tarafından ”Cesaret Ödülü” verilecek.  
Kısa adı AJC olan Amerikan Musevi Komitesi, bu amaçla Erdoğan şerefine HSBC bankasında bir yemek düzenleyecek. Komitenin Erdoğan’a verecekği ödülün bu yemek sırasında takdim edileceği öğrenildi. Erdoğan ve beraberindeki heyeti getirecek özel uçağın, 25 Ocak Pazar akşamı New York’a varması bekleniyor.

Erdoğan, 26 Ocak Pazartesi günü kısa adı FPA olan “Dış Politika Derneği” nde düzenlenen bir toplantıya da katılarak konuşma yapacak. Başbakan’ın konuşmasında, Türkiye’nin dış politikasının ana hedeflerini anlatması ve AB yolunda atılan adımlar ve reformlar hakkında bilgi vermesi bekleniyor. Aynı günün akşamı New York ve çevresinde yaşayan Türkler ve Türk toplumu temsilcileriyle bir araya gelecek ve onların sorunlarını dinleyecek olan Erdoğan, ABD başkentindeki temaslarına başlamak ve 28 Ocak’ta Beyaz Saray’da ABD Başkanı George W. Bush ile buluşmak üzere 27 Ocak Salı sabahı beraberindeki heyetle birlikte New York’tan Washington’a geçecek.”

Amerikan Yahudi Komitesi, Amerika’nın en önde gelen ve etkin Musevi lobilerinin başında bulunuyor. Amerika’da 33 merkezi bulunan komite, özellikle İsrail’e hizmet eden ve edeceğine inanılan devlet adamlarına ödül veriyor.

YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ ALAN TEK MÜSLÜMAN

Kısa adı AJC olan Amerikan Yahudi Kongresi, 2004 yılı Ocak ayında New York’taki HSBC binasında düzenlenen törenle Başbakan Recep Bey’e ‘Cesaret Ödülü’ vermişti. Ödül tüm dünya basınında yankı bulmuş, “Erdoğan, Yahudi Kongresi’nden cesaret ödülü alan dünyadaki tek Müslüman devlet adamı” olarak bahsedilmişti. Törende konuşan Başbakan Recep Bey, Türklerle Yahudilerin yüzyıllar içinde yoğrulan dostluk ve güven ilişkilerinin yeni dünyadaki yansımasını burada gördüklerini belirterek, şöyle konuşmuştu: “Türkiye ile İsrail arasındaki dostluk, anlayış ve güven temelindeki ilişkiler daha da geliştirilebilir. Ortadoğu’da salt askeri güç kullanımıyla çözüm bulunamaz. Türkiye üzerine düşeni yapmaya hazır.” demişti.

Bu yetmemiş, Recep Bey ikinci bir cesaret ödülü daha almıştı Yahudilerden

Amerika’daki etkin Musevi lobilerinden Anti Defamation League (ADL) ve American Jewish Committiee (AJC) 2004 yılında ayrı ayrı Başbakan Recep Bey’e “Cesaret Ödülü” vermişti. Başbakan Recep Bey, 2004 yılında ABD’deki Musevi lobisinin etkin kuruluşlarından Anti Defamation League’den de(ADL) ‘cesaret ödülü’ vermişti. Anti Defamation League Erdoğan’a, 2. Dünya Savaşı’nda Türk diplomatların Musevilerin hayatını kurtarmasından dolayı ‘İlgi Göstermeye Cesaret Etmek Ödülü’ verdi. Başbakan Recep Bey, daha önce de, kısa adı CSIS olan Uluslararası Araştırma ve Strateji Merkezi’ne giderek konuşmalar yapmıştı.

Recep Bey’e “cesaret ödülü” veren “American Jewish Congress” (AJC) adlı kuruluş, WJC”ye bağlı. Theodore Herzl tarafından Dünya Musevilerini bir “ulusal yurda” kavuşturma amacıyla 19. yüzyıl sonunda kurulan “World Jewish Congress” (WJC) İsrail devletini kurmakla amacını gerçekleştirmiş bir Yahudi teşkilatı. Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüştü; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek Müslüman devlet adamı, daha sonra İsrail’e ONE MİNUTE diyecek olan, dün de İsrail’e esip gürleyen Başbakan Recep Bey’dir.

RECEP BEY’İN İSRAİL ŞİFRESİ

İnsan bu durumda ister istemez Recep Bey’in İsrail ve Yahudi Şifresi’ni merak ediyor:

Önce, bugüne kadar hiçbir Müslümana verilmemiş YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ’nü alıyor,
Sonra, ONE MİNUTE diyerek İsrail’e kafa tutuyor,
Daha sonra, İsrail’le birçok gizli açık ikili ve stratejik antlaşma yapıyor,
Sonra da, İsrail’e “Açık denizlerde cinayet işleyen terörist devlet” diyerek meydan okuyor.

Recep Bey’in bir İsrail ve Yahudi Şifresi var ama anlayan aşk olsun!

RECEP BEY CESARET ÖDÜLÜNÜ GERİ VERİR Mİ?

2. Haziran 2010 tarihli Grup Konuşmasında İsrail’ê yüklenirken, “Bugün yeni bir gündür, bugün bir milattır, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıktır.” diyen Recep Bey’in öncelikle 2004 yılında aldığı YAHUDİ CESARET ÖDÜLLERİNİ geri vermesi gerekmiyor mu?
Ne dersiniz?


www.ilk-kursun.com

19 Ekim 2009, Habur Otobüsünü Unutmadık

“HABUR OTOBÜSÜ ! ” (1) -

Figen ÖZEN
19 Ekim 2009… Unutmamamız ve unutturmamamız gereken bir tarihtir 19 Ekim 2009..
 
19 Ekim 2009, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm değerlerinden, kırmızı çizgilerinden hatta kendinden vazgeçip, bir çadır devleti edasıyla teröristlere, bölücü başının Barış Kolu”na (!), Türk milletinin haysiyetini, onurunu ve devlet olmanın saygınlığını çiğnettiği tarihtir.

19 Ekim 2009 tarihinde 34 PKK militanı elini, kolunu sallaya, zafer işareti yapa, yapa Habur’dan Türkiye’ye giriş yapmışlardır. Ayaklarına getirilen mobil mahkemede, Öcalan’ın “Barış Ordusu”nun militanları, “Pişman değiliz. Biz liderimiz Öcalan’ın emriyle geldik. Onun mesajlarını iletmekle görevliyiz” demelerine rağmen, “AK” lanmışlardır.

Habur otobüsü ve teröristleri karşılamak için yapılan CIA destekli gösteriler, iktidarın AKP kurulurken verdiği sözlerin ve CFR memorandumunu “TÜZÜK” olarak kabul etmelerinin sonucudur. Yoksa Erdoğan’ın zaman, zaman depreşen ayrılıkçı gruplara duyduğu aşk, Cumhuriyet’i sorgulamak sevdası bu terörist grubunu davul, zurna ve halaylar eşliğinde karşılatacak kadar güçlü değildir.

Ancak Habur, AKP- BDP- İmralı- Kandil- Mahmur ve Barzani işbirliğinin aynanın sırlı tarafındaki görüntüsüdür. Milletin gösterdiği tepki nedeniyle, Erdoğan her ne kadar geri adım atmış görünüyorsa da, 12 Haziran’dan sonra yapılacak Anayasa değişikliği ile de ayrılıkçı hareketin önü açılacaktır.

“Kürt Açılımı” ve Habur rezaletinin altında partinin kuruluş serüveni ve emir-komuta zincirinin yattığı açıkça görülmektedir.

27 Nisan’da Antalya’da Akdeniz Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü’nün düzenlediği “Türkiye’nin Gündemi” konulu panelde, birlikte panelist olduğumuz, Yeniçağ gazetesi yazarı, gazeteci Arslan Bulut, AKP’nin kuruluş serüvenini defalarca yazdığını, elinde son derece sağlam belgeler olduğunu, hakkında dava açılamadığını, sevgili Suay Karaman ve bana özel sohbetlerimizde de söylemiştir.

Habur’u tam manasıyla anlamak için iktidar partisinin kuruluş serüvenini ve niçin kurdurulduğunu hatırlamamız gerekmektedir. Ama bu serüveni anlamamız için, CFR’nin neden kurulduğunu ve amacının da ne olduğunu bilmemiz şarttır.

CFR.. Council of Foreign Realations. Yani Dış İlişkiler Konseyi..Görevi, dış ülkelerde siyaseti ve siyasetçiyi Amerikan çıkarlarına göre şekillendirmektir.
CFR’nin kuruluş öyküsü, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış ve işgal kararının alındığı Paris Barış Konferansı’nda gizlidir.

Bilindiği gibi ABD Başkanı Woodrow Wilson bir cebinde, daha sonra tüm ulus devletlerin başına bela olacak “Wilson Prensipleri(İkiz Yasalar), diğer cebinde ise Anadolu’da denizden, denize Ermenistan ve Kürdistan Devletleri haritaları ile Paris Barış Konferansı’na katılmıştır.

20. y.y. başlarında ise Amerika’da bir çok entelektüel yayılmacı politikanın ABD’nin politikası olması gereğini savunmaya başlamışlardır. Ancak gerçek Amerikan ulusalcıları, Püriten- Yahudi geleneğinin yayılmacı politikasına karşı çıkmakta ve başka ulusların içişlerine karışmak gibi bir misyon ve hak sahibi olunmadığını seslendiriyorlardı.
Ancak Tevrat’ı “Ana Kaynak” kabul eden Püriten- Yahudi anlayışına göre, dünyevi işler Yahudilere, uhrevi dünya ise Evangelist Protestanlara aittir. 1917 yılında yayılmacı politikayı ABD’nin politikası kabul eden grup, bu misyona karşı çıkan diğer gruba karşı galip gelmiş, Amerikan emperyalizminin ilk tohumları zehirli, bölücü meyvelerini vermek üzere toprağa atılmıştır.
Paris Barış Konferansı’nın ardından, Amerikalı delegeler Majestik Otel’de bir araya gelerek, İngiliz delegelerle bir birlikte dünyayı şekillendirecek, devletleri bölüp, parçalayacak düşünce kuruluşlarının temelini atmışlardır.

CFR’nin kuruluş amacı Amerikan yayılmacılığı ve Yahudi merkezli Yeni Dünya Devleti’nin kurulmasıdır. CFR’nin yani Dış İlişkiler Konseyi adı altında kurulan bu düşünce kuruluşunun, kuruluş aşamasındaki finansörleri, Schiff, Warburg, Kahn ve Rockfeller‘dir. İşin garip tarafı bu finansörlerin tamamı Yahudi kökenli para baronlarıdır. Ayrıca Paul Warburg ” Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak… Tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır.” demiştir.

ABD emperyalizminin nüvesi ve baş danışmanı olan CFR’nin finansörlerinden Warburg’un söyledikleri Kuzey Afrika ve sınır komşularımızda kendini gösteren CIA kaynaklı kanlı halk ayaklanmalarının amacının ne olduğuna da açıklık getirmektedir.

CFR’nin kuruluş nedenini yüzeysel olarak inceledikten sonra AKP-CFR ilişkisinin Türkiye’yi Habur rezaletine başlangıcı sayılan ve R. Tayyip Erdoğan’a Newyork’tan gönderilen memorandumun son satırlarını paylaşalım.

“… Ankara yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olarak çıkarmak zorundadır. Dünya(!) bütün hükümetlerde bunu istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz ilgiden dolayı takdirlerimizi sunarız.”

Bu memorandum, iktidarın başına verilen bir ültimatomdur. Bu ültimatomla, küreselleşmeye kayıtsız, şartsız boyun eğeceksin, etnik nüfusa göre kendi ülkeni, Türklerin ana vatanını otonom şehir devletlerine böleceksin, bu devletlerin kendi askeri ve polis güçlerini kurmasına (Bakınız “İKİZ YASALAR”) saygı göstereceksin denilmektedir.

AKP Kurucular Kurulu’nun sayfalarında “CFR’nin takdirlerini sunmasına” neden olacak bir çok madde de vardır. Örneğin Tüzük’ün 8. sayfasında “Partimiz merkeziyetçi devlet anlayışından uzaklaşmayı öngörmektedir.” denmektedir. Bu anlayış elbette CFR’nin istediği gibi “MİLLİ HÜKÜMET”in fonksiyonlarının yok edilme operasyonunun ilk adımıdır.

Diğer taraftan işbirlikçi yazılı ve görsel basın kullanılarak ” Öcalan” faktörü üzerinde ısrarla durulmuş ve bölücü başının bir “siyasi aktör” olduğu imajı yaratılmıştır. Bu konuda BDP-AKP ilişkisi öne çıkmış, Erdoğan devletin başı olan iktidarın, yani Başbakanı olduğu hükümetin Öcalan’la görüştüğünü itiraf etmiştir.

Burada önemli olan Öcalan’ın bölücülük faktörünü büyük bir ustalıkla demokrasi ve barış gibi çok sık kullanarak eskittiği kavramların arkasına gizleyerek kullanması ve KCK aracılığıyla “Demokratik Özerklik- Federasyon” isteğini de ifşa etmesidir.

CIA İstasyon Şefi Paul HenzeTürk halkına sabah, akşam federasyondan bahsedilmeli.” demektedir. Çünkü CFR merkezli Amerika-Yahudi yayılmacılığının ana planı Türkiye’yi federasyonlara bölmektir. Bu şehir devletleri arasında iki önemli merkez ön plana çıkarılacaktır.
İstanbul merkezli “Yakın Ortadoğu Federe Devleti” ve Diyarbakır merkezli “Ortadoğu Federe Devleti

CFR’nin dünya hükümeti kurmak amacı için sadece Türkiye değil, ayrılıkçı Kürtler de kurban edilmek istenmektedir. Onlar vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları ülkemizde kalkışma provalarının ardına gizlenen, emperyalizmin tutsaklaştırma planının birer parçası olmuşlardır.

Ancak, ayrılıkçı Kürtleri güçlendirmek ve ABD’nin çıkarlarını o bölgede korumak için bir Kürt Devleti de şarttır. Irak’ın kuzeyindeki Barzani’nin başkanlığını yürüttüğü Bölgesel Kürt Hükümeti bu görevi üstlenmiştir.

PKK ve BDP, Barzani ile birlikte CIA ve diğer istihbarat kuruluşları Öcalan’ın “siyasi aktör” görünümünü kazanması için çok çaba sarf etmişlerdir. İktidar ise bu rüzgara kendini kaptırmış, terör ve teröristle mücadele yerine müzakere etmeyi tercih etmiştir.
Bu bağlamda:
Adalet ve İçişleri Bakanlığı, MİT’den isimler Öcalan’la;
AKP, BDP, BDP İmralı hükümlüsü ile;
MİT Müsteşarı Hakan Fidan ABD’de CIA ile;
CIA Direktörü Panet, Fidan’dan önce (GİZLİ) İsrail- MOSSAD Bşk.nı Dogano ile;
Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik Barzani ile; PKK uzantısı insan hakları savunucusu, özgürlükçü(!) STK’lar ise Barzani ile görüşmüşlerdir.
Bu tablodan anlaşıldığına göre, iktidarın da içinde bulunduğu garip bir ortaklık kurulmuş ve birileri Türk vatanı üzerinde şehir devletleri kurmak için yaptıkları planı uygulamaya koymuşlardır. Habur otobüsü de bu fotoğrafın sadece küçük bir karesidir.
Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliğine bırakmak.” Eğer yapılmak istenen buysa -ki odur- aklımıza TCK’nın 302. Maddesi gelmelidir.
TCK 302-(1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devlet’in egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak, devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
….
3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

Dış güçlerin takdirini kazanan 29 Ekim 2005′te AB Anayasası’nı imzalayarak Türk milletinin egemenliğini askıya alan ve bağımsızlığını zayıflatan, rejimi sorgulayan, Osmanlı tipi eyalet sistemini dile getirerek ulus devletin üniter yapısına göz diken bir parti iktidardadır.

Bu iktidar ABD emperyalizminin nüvesi olan CFR ile aynı yatağa girenlerin gayrı meşru çocuğudur. Bunu ispat etmek için de bir takım ilişkilerin ifşa edildiği “KASET” operasyonlarına da gerek yoktur. Görünen köy kılavuz istememektedir.

Bu yazı burada bitmeyecektir. Onların deyimiyle “Cin şişeden çıkmıştır.” Bu cinin kuyruğuna yapışan yeniler de “Habur Otobüsü” yer aldığı fotoğrafta, karelerde yer alacaklardır.

Bu Kayseri’li ünlü sendikacı kim olabilir?


ÜNLÜ SENDİKACININ KIZININ BANKA HESAPLARI


'Ali Rıza ÜÇER '
Sendikal camiayı yakından tanıyan uzmanlardan biri olan değerli iktisatçı/araştırmacı/çalışma ilişkileri uzmanı Yıldırım Koç‘un yazısından (http://www.ilk-kursun.com/haber/124083) öğrendiğimize göre ünlü bir sendikacının kızının banka hesaplarında 20 milyon $ varmış. 


Bu genç kadın ABD vizesi almak için Ankara’daki büyükelçiliğe başvurmuş. Kara para araştırılması yapılırken banka hesapları ortaya çıkmış ve ilgili büyükelçilik görevlisi çok şaşırdığı için konuyu iletişim içinde olduğu bir gazeteciye aktarmış, gazeteci de Yıldırım Koç’a..

Koç’un yazısında bazı ipuçları var:

1-Genç kadının babası ünlü bir sendikacı, işçilikten gelme, annesi ev kadını.

2-Lise mezunu olan genç kadın muhtemelen babasının hatırına bir başka sendikanın muhasebe biriminde çalışıyor.

3-Yıldırım Koç’a bu bilgiyi aktaran gazeteci Amerikan Büyükelçiliğindeki görevliyle bir kokteylde bu ünlü sendikacıyla ilgili bazı bilgileri kahkahalarla paylaşıyor ve şaraplarını içiyor.

4-Sendikacı aile, halkının uyanıklığı ile ünlü olan bir bölgeden geliyor. Kayseri fıkraları gerçekten ince bir mizahın ürünüdür.

5- Genç kadının ayrıldığı kocası bir süre önce bu gazeteciye geliyor ve ayrıldığı eşinin banka cüzdanlarının fotokopisini gösteriyor. Gazetecinin tüm ısrarlarına rağmen fotokopileri gazeteciye vermiyor. Bu şantajı karşılığında ünlü sendikacının ailesinden 300 bin lira alıyor ve artık konuşmuyor. Çok değerli bir fotokopi demeti gerçekten, lüks bir ev fiyatına pazarlıyor eski damat, eski kayınpederine.

Sahi, Kayseri’li (muhtemelen bir ilçesinin bir köyünden) bu ünlü sendikacı kim olabilir? Sendikal camiayı yakından bilenler bize bu konuda yardımcı olabilir mi? Memleketi Kayseri olan dostlarımız da yardımcı olabilir.


**
Çalışanların haklarını hızla kaybettiği, sendikaların eriyerek yok olduğu böylesi bir dönemde profesyonel yozlaşmış sendika yöneticilerinin suskunluğunun ve işbirlikçi tavrının arkasındaki nedenler ayan beyan ortada. Bu konuda Yıldırım Koç’un Epos yayınevinden çıkan “Sendikada Yolsuzluk Yapmanın El Kitabı” nı okumanızı öneririm. Bu kitap nedeniyle huzuru kaçan sendika ağaları Yıldırım Koç ve Epos Yayınevine dava üstüne dava açıyor. Toplam 70 bin liralık tazminat davaları ve ceza davaları. Koç ve yayınevi sahibi Mustafa Serdar Kayaoğlu işi gücü bırakıp bu davalarla uğraşıyor şimdi.


İlk Kurşun


**
Sendikada Yolsuzluk Yapmanın El Kitabı

Sendikaların büyük çoğunluğu büyük mücadelelerin sonucunda kurulmuştur.
Büyük mücadeleler binbir türlü çile ve nice nice bedellerle adım adım örülmüştür. Sendikalarını korumak için mücadele eden sayısız işçi işsiz kalmıştır.

Mücadeleler içinde uzun süren grevler örgütlenmiştir.

İşçiler ve aileleri uzun grevler boyunca açlık ve yoklukla da mücadele etmişlerdir.

Sendikal dayanışma ve hak arama bilincini gösteren işçiler, muhtemel grev günlerinde yeniden yokluk ve acı çekmemek amacıyla para biriktirme bilincini de göstermişlerdir.

Bu nedenle işçi sendikaları, yüzlerce yıl önce sendikalı işçilerden aidat toplamaya başladılar. Sendikalar aidatı,
“Grev, Örgütlenme ve İşçilerin Sendikal Eğitimi”nde kullanmak amacıyla toplamaktadırlar. Başka bir amaçları olamaz. Ya da olmaması gerekir…

Ama bu kitap, işçilerin emeklerinin bir parçası olan aidatların zaman zaman bazı kötü niyetli kişilerce tamamen amaç dışı ve lüks biçimlerde harcandığını gösteriyor.

Elinizde bulunan kitap “dışarıdan” gelen saldırı ve baskılara karşı sendikalarını savunmak için çaba gösteren işçilere, bu mücadelenin kendi öz örgütlerini “içeriden” kemiren kurtlara karşı gerçekleştirilecek mücadeleden ayrı yürütülemeyeceğini hatırlatmayı amaçlıyor.


“ At üzerinde duramayan ülkeyi de yönetemez…”

HADDİNİ BİLDİRMİŞ..


'Suay KARAMAN '

AKP Genel Başkanı Tayip Erdoğan, partisinin 4. olağan kongresini izlemek isteyen bazı medya kuruluşlarına yasak getirdi. Bu yasağı “onlara haddini bildirmek de bizim cevabımızdır” diyerek gerekçelendirdi. Kendisini ve iktidarını eleştiren medyaya haddini bildirince, dağ gibi biriken tüm sorunlar çözüldü mü?

AKP’nin kongresini konuk olarak izleyenler arasında, Irak’taki emperyalizmin en aktif iş görenlerinin önde gelenlerinden Mesut Barzani’nin olması şaşırtıcı değildi. PKK terör örgütünün üyelerini Türkiye’ye teslim etmesi istendiğinde Barzani’nin yanıtı şöyle olmuştu; “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem.” Suriye’deki Kürtleri eğittiğini açıklayan ve PKK terör örgütüne destek veren Barzani’ye kongrede bulunanlar “Türkiye seninle gurur duyuyor” şeklinde bağırdılar. Kongrenin konuklarından bir başkası kendi ülkesinde idama mahkum edilen Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi idi. Hakkında interpol aracılığıyla arama kararı çıkartılan Tarık Haşimi, AKP Genel Başkanı’nın Davos’taki çıkışını unutmadığını söyledi. Kongrenin bir diğer konuğu ise, AKP Genel Başkanı’na “sen öndersin” diyen CIA tarafından devşirilen Filistin İslami Direniş Hareketi‘nin (Hamas) sürgündeki lideri Halid Meşal idi.

Kongreye CHP ve MHP gibi muhalefet partilerinin yöneticilerinin çağrılmaması dikkat çeken bir durumdur. Ayrıca bazı medya kuruluşlarına ‘haddini bildirmek” amacıyla yasak getirilmesi de demokrasi dışı bir tutumdur. Bütün bunların yanında Barzani gibi emperyalizmin maşalarıyla gurur duyanlar, ‘ileri demokrasi’ masallarına inanan, bilinç yoksunu zavallılardır. PKK terör örgütünü destekleyenlerle gurur duyanlardan, aynı ülkede yaşayan bizler de utanç duymaktayız.

Bazı medya kuruluşlarına haddini bildirmek isteyenler, yıllardır terör can alırken, neden PKK terör örgütüne haddini bildiremedi? Neden has ile başlayıp, haslı bir küfür eden Diyarbakır Anakent Belediye Başkanı’na haddini bildiremedi?

Haslı küfürü sineye çekenler, HAS Parti (Halkın Sesi Partisi) Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un AKP’yi yerden yere vuran eleştirilerine karşı neden haddini bildirmedi? “AKP’nin riyakâr davranan, millete tepeden bakan, saltanat heveslisi bir parti olduğunu, kamplaşmacı ve gerilimli bir siyaset izlediğini” söyleyen Kurtulmuş, AKP’yi Kemal Derviş’in ekonomik programını izleyerek bu politika ile Türkiye’deki herkesi borçlu hale getirmek, fabrikaları kapatmak, çiftçi ve esnafın işlerinin bozulmasına neden olmak, Türkiye’yi işsizlik ve fukaralık sürecine sürüklemekle itham ederek, özelleştirmelere karşı çıkmıştı. Bu ağır eleştirilerin ardından Numan Kurtulmuş iktidar partisine katıldı ve genel başkan yardımcısı yapılarak, ödüllendirildi. Haddini bildireceklerine, kurtulmuş gibi devşirerek susturdular.

Demokrat Parti eski Genel Başkanı Süleyman Soylu, geçmişte hükümet, iktidar partisi ve başbakan için çok ağır sözler kullanırken neden haddini bildirmedi? Şu soylu söylemler, Süleyman Soylu’ya ait: “Başbakan padişah olmak istiyor… Bu hükümete zıkkımın kökünü göstereceğiz… Hükümet yolsuzluk çukurunun içinde… Başbakan rantın babasını getirdi… At üzerinde duramayan ülkeyi de yönetemez…” Bu ağır eleştirilerin ardından Süleyman Soylu da, iktidar partisine katıldı ve genel başkan yardımcısı yapılarak, ödüllendirildi. Haddini bildireceklerine, soylu bir şekilde devşirerek susturdular.

Yangın yerine dönen ülkemiz, iç savaşın tam içindedir ve emperyalist isteklerin ‘sıfır sorun’ politikası sayesinde Suriye ile savaşın tam ortasındadır. İşsizlik, açlık, yoksulluk, yolsuzluk ve sürekli yapılan zamlar alıp başını gitmektedir. Subaylarımız, yurtsever aydınlarımız Silivri’de zulüm altındadır. Kahraman ordumuz, terör örgütü olarak gösterilmektedir. ‘İleri demokrasi’ aldatmacasıyla faşizmin içine çekilen ülkemiz, yıllardır emperyalizmin oyunlarıyla bölünme ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sivilleşme ile ihanet birbirine karıştırılmıştır. Bu çetin koşullar altında yaşamaya zorlanan halk, siyasi iktidara haddini bildireceği günü büyük bir özlemle beklemektedir.

Siyasi iktidarlar, sona yaklaşıldığını anlayınca hırçınlaşırlar. Bu hırçınlık siyasi iktidarı demokrasi dışı tutum ve davranışlarda bulunmaya zorlar. Bunun sonucunda siyasi iktidar, kendilerine muhalif olanlara haddini bildirmek için ‘ileri demokrasi’ adını verdikleri faşizme sarılırlar. ‘İleri demokrasiye’ sarılanlar kendilerini usta olarak görseler de, deliğe süpürülmekten korkarlar. Ancak yolun sonuna gelinmiştir ve korkunun faydası yoktur, süpürülecek delik çoktur…




İlk Kurşun


“Kılavuzu Davutoğlu olanın...”

Son dönemde TBMM’de yaptığı çıkışlarla sivri dilli milletvekili olarak anılan ve internette dolaşan kürsü konuşmaları tıklanma rekoru kıran bir isim Muharrem İnce. İktidarın korkulu rüyası olan CHP Grup Başkanvekili ve Yalova Milletvekili Muharrem İnce ile TBMM’deki makamında bir araya geldik.

“Kılavuzu Davutoğlu olanın...”

Türkiye’nin dış politikada son günlerde geldiği yeri eleştiren İnce, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu yerden yere vurdu. “Davutoğlu Türkiye’nin başını belaya soktu” diyen CHP Grup Başkanvekili İnce iktidara yüklendi.

Açıklamalar büyük ilgi çekiyor. Büyük bir kitle sizi sosyal medyada takip ediyor. Hoşunuza gidiyor mu sivri dilli milletvekili olarak anılmak?

Ben halk diliyle konuşmayı seviyorum. Ortalama bir dil kullanmayı tercih ediyorum. İçimden geçenleri söylüyorum. Benim söyleyemeyeceğim, üzerine gidemeyeceğim konu yoktur.

Genel üslubunuz da böyle midir?
Laf sokmayı severim. Hazır cevap olduğumu düşünüyorum. O yapımdan kaynaklanıyor biraz. Eğer birini sevmezsem ona hakaret etmeden onu susturacak lafı anında söylerim. Hele bu AKP’liler olunca hiç dayanamıyorum.

Peki, Başbakan Erdoğan’da imam hatipli olduğu için avantajlı mı? İyi bir konuşmacı diyorsunuz o halde.

Ben onun iyi bir hatip olduğunu düşünmüyorum. O iyi bir okuyucu. Camdan okuyor. Bir kere cam bozuldu ortada kaldı. O camı ortadan kaldırırsanız konuşmasını küfürlerle bitirir. Camsız konuşamıyor. Deniz Baykal, Hüseyin Çelik, Ertuğrul Günay iyi bir hatiptir.

Ya CHP lideri Kılıçdaroğlu?

Kılıçdaroğlu camdan okumuyor. Candan konuşuyor.

“PARALI İNSANLARLA YARIŞTIM, HİÇ YENİLMEDİM”


Türk siyaseti eşittir burjuva siyaseti demektir. Siyaset zenginlerin mi işi olmalı. Adamın parası yoktur ama keskin zekâlı biri olabilir. Lider kavramıyla bire bir örtüşen bir duruşu vardır. Parayla mı siyaset yapılır?

Zenginlerin hep siyaset yaptığı eleştirileri var ama ben bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu tür ifadeler yoksulların biraz da savunma mekanizması olmuş. Bakın ben siyaset yapabiliyorum. Siyasetçi olmak için büyük paralar gerektiğine de inanmıyorum. Sıradan bir ailenin çocuğuyum. Annem babam hala köyde yaşıyor. Ahırda hayvanlarımız var. Annem şalvarlı, babam sakallıdır. Babam 75 yaşında 750 lira emekli maaşı var ve hala çalışır. Hayvan besler, onları satar. Yani ben ortalama bir ailenin çocuğuyum. Para siyasette çok şeyi yapar ama her şeyi yapamaz. Eğer kendinizi yetiştirmişseniz, toplumun sorunlarına duyarlıysanız, kafa yorabiliyorsanız ve söylemeniz gerekenleri güçlü bir dille anlatabiliyorsanız parayı yenersiniz. Çok paralı insanlarla yarıştım. Gerek parti içinde gerek parti dışında hiç fark etmez. Şimdiye kadar da paralı insanlara yenildiğimi daha görmedim. Yani siyaset zenginlerin işi diyenlere hiç katılmıyorum, bu çok ucuz ve sıradan bir ifadedir.

Ben biraz başa dönmeyi istiyorum. Siz bir öğretmensiniz. Siyaset ne zaman oluştu kafanızda?

Ben 11 yaşımdayken Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk’u okuyarak büyüdüm. Okuduklarım önemli isimler arasında ayrıca Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Nazım Hikmet gibi önemli ustalar var. Bana 11 yaşımdayken “büyünce ne olacaksın” diye sorduklarında “milletvekili olacağım” demiştim. Milletvekili olmak benim çocukluk hayalimdi. Genç yaşlarımda siyasetin içindeydim. 13-14 yaşlarında siyasi kitaplar okuyordum. 34 yaşımda il başkanıydım. 38 yaşımda milletvekili oldum.

Siyaset ağır bir iş?

Bazen oluyor. Kenara çekilip, köye yerleşip domates, biber yetiştirmeyi düşündüğüm zamanlar oluyor. İki ay bu iyi gelebilir ama iki ay sonra sıkılacağıma eminim.
Türkiye’de herkes elini taşın altına koymalı. Bu sadece milletvekilleri ile çözülebilecek bir durum değil. Türkiye’de toplum daralmış, özgürlükler kısıtlanmış, Türkiye bir karanlığa doğru gidiyor. Kurumlar kuşatılmış, diz çöktürülmüş. Herkes korkuyor. Böyle bir ortamda yürekli insanlara ihtiyaç var. Tepeden tırnağa bir silkinmeye ihtiyaç var. İç kavgalardan sıyrılıp enerjiyi dışarıya aktarmaya ihtiyaç var. Profesörler, generaller, gazeteciler, milletvekilleri hapiste. Bu herkesin başına gelebilir. Herkesin telefonu dinleniyor, herkesin banka hesaplarına giriliyor, özel hayatları kontrol altında tutuluyor. Medya susmuş, sinmiş, silahlı kuvvetlerin burnu sürtülmüş. Parlamento tek kişinin hâkimiyetinde. Çankaya’yı o belirliyor. Belediye başkanlığı seçimlerinin ne zaman yapılacağına, üçüncü köprünün nereden geçeceğine, kaç çocuk yapacağımıza o karar veriyor. Canı sıkılıyor üç diyor, canı sıkılıyor beş diyor, canı sıkılıyor Allah ne verdiyse diyor. Böyle bir ülkede siyaset ve muhalefet yapmak bir asker için şehit olmak, bir devrimci için vatana sahip çıkmak demektir.

Bir programda CHP Genel Başkanlığına ileride aday olmayı düşünüyor musunuz sorusuna hayır demiyorum dediniz. Bunu Kılıçdaroğlu ile aranızda bir gerginliğe sebep olmuyor mu?

Genel Başkanımız Kılıçdaroğlu ile birlikte iki dönem birlikte milletvekilliği yaptık. Odalarımız yan yanaydı. Her sabah karşılaşır, birlikte çay-kahve içer, dostça görüşürdük. O Genel başkanımız oldu. Ben şu anda genel başkanımızın vekili olarak görev yapıyorum ve başka konularla ilgilenmiyorum. Görevimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum. Bu sen ben kavgası değildir. Bu Türkiye’nin kuşatılmışlıktan kurtulma sorunudur. Geleceği kimse bilemez.

“CEZAEVİ İÇİNDE CEZAEVİ OLUŞTURULMUŞ”


Silivri’ye gittiniz. Cezaevinde yatan Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Tuncay Özkan’ı ziyaret ettiniz. Onların durumu ile ilgili izlenimleriniz neydi?

Moralleri iyiydi. İçinde bulundukları koşullar ise işkence gibi. Açık görüşü iki saatten bir saate düşürmüşler. Yargılama cezaevi koşullarının bir parçası olmuş orada. Mahkeme salonunda avukatına dilekçe vermeden önce hâkim dilekçeyi görüyor sonra avukata veriyor. Cezaevi içinde bir cezaevi oluşturulmuş. Milletvekili arkadaşlarımız tanık göstermekten korktuklarını söylediler. Onların tanıklarına sanık muamelesi yapıyorlar. Darbe mahkemelerinde bile böyle değildi. Ama onları inançlı görmek benim de moralimi yükseltti. Ben onlara moral verebilir miyim diye gittim ama onlardan moral buldum. Cumhuriyet için bedel ödüyorlar.

CHP kendi tutuklu milletvekillerine sahip çıkabiliyor mu?

Biz görevimizi yaptık ama yassı ada mahkemeleri neyse Silivri mahkemeleri de odur. Arkadaşlarımız orada tutsaktır. Tarih bunları çok kötü yazacak. Orada görev yapan hâkim ve savcıların çocukları insan içine çıkamayacaklar, göreceksiniz. Utanacaklar babalarından. Milletvekili arkadaşlarımız Balbay ve Haberal’a görev verdim. Gündem dışı konuşma, meclis araştırma önergesi hazırlayın dedim. Onların hazırladıkları önergeyi milletvekili arkadaşlarımız meclis kürsüsünden okuyacaklar. İnfaz memurlarının özlük hakları ile ilgili Mustafa Balbay bir konuşma hazırlayacak. Haberal’da organ nakli ile ilgili hazırlayacak. Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Yani hapiste olsalar bile yasama faaliyetlerinin içinde olacaklar.

Siz bu belediyelerle ilgili yeni statülerden dolayı ne kadar iddialı olacaksınız?

Hiç fark etmez. 88’de Turgut Özal da böyle yapmıştı ama 89’da bu millet bütün belediyeleri SHP’ye verdi. Millet büyük sürprizler yapmasını sever.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için çok ağır konuştunuz. Dış politikadaki icraatlarını en sert eleştiren siz oldunuz herhalde.

Davutoğlu Türkiye’nin başını belaya soktu. Bir Osmanlıcı kafayla yola çıktı ve dünyayı dizayn edeceğini sandı. Türkiye’yi yalnız bıraktı. Suriye ile aramız açık. Başbakan’ın en çılgın projesi Ahmet Davutoğlu’dur. Türkiye’nin çıkarları için bu adamın bir an önce görevden alınması gerekir. Kılavuzu Ahmet Davutoğlu olanın yolu kötü olur.


TÜRKİYE SAVAŞA MI GİRİYOR?


Emperyalist güçler AKP ile pazarlık yaptılar. Suriye, İran, Irak, Mısır ve Libya’nın işini bitireceğiz diyen emperyalist güçler AKP’nin de kendilerine yardımcı olmasını istediler. Bunlar da evet dediler ama karşılığında ne alacağız diye sordular. Onlar da dedi ki Türk ordusunu dağıtacağız, Cumhuriyet’i yıktıracağız, tüm kurumları ele geçireceksin, Türkiye’nin devlet yapısını bozacaksın dedi AKP.

“VARLIK VERGİSİ DOĞRU DEĞİLDİ”


1942 yılında CHP tek başına iktidar iken gayrimüslimlere yönelik meşhur Varlık Vergisi Kanunu çıktı. Vergileri ödeyemeyenlerin mallarına el konuldu, ödeyemeyenler sürgüne gönderildi. CHP’den özür bekleyenler var. Ne yapacaksınız?

Varlık vergisi doğru değildi. Bunun kötü olduğunu kabul ediyorum. Fakat 1942’de Türkiye’de bir tane parti vardı. Bugün kendini AKP’li, MHP’li, DSP’li hissedenler de yani herkes o partinin içindeydi. Herkes oradan nasibini alacak. Yani Cumhuriyet’i biz kurduk, hayır CHP kurmadı millet kurdu diyorlar. Varlık vergisini CHP çıkardı diyorlar. Peki, kardeşim Adnan Menderes de bu partinin içindeydi o zaman. Dünyada demokrasi vardı da bir tek Türkiye’de mi yoktu. Fransa’da, Portekiz’de demokrasi var mıydı o zaman. Dünyanın şartları o zaman öyleydi. Doğru bir olay değildi varlık vergisi. Bu ülkenin yurttaşlarına karşı yapılan çok incitici bir uygulamaydı. Bu olayla yüzleşmekten dolayı bir korkumuz yok ama Türkiye 2012 ile bile yüzleşemiyor. Uludere’de ne oldu. Afyon’daki patlama ne oldu. Uçağımız neden düştü. Gazetecilerimiz neden içeride. Bunları biliyor muyuz? Bizim gocunduğumuz, utandığımız yok. İlle de özür gerekmiyor. Bu olayın yanlış olduğunu söylemek yeterlidir. Geçmişe dönük şimdi herkes dönüp özür mü dileyecek sürekli. Ülkenin sorunu gençlerin işsizliği, KPSS sorularının çalınması, terör ve gençlerimizin kaybıdır. Özal’ın mezarı açılıyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın da mezarını açalım o halde. Patates miyiz biz sürekli yerin altıyla uğraşacağız. Biraz da geleceğimizi düşünelim.

Türkiye’de her geçen gün yaşanan gelişmelerin ardında ne yatıyor, bir bilinmezlik yaşanıyor ve siz de muhalefet olarak bu konuları deşiyorsunuz. Ancak halk hala oy veriyor sizin eleştirdiğiniz partiye. Muhalefetiniz de bir sorun var o zaman ya da halkta sorun var.

Sorun halkta değil. Halk anlamıyor diye bir siyaset olmaz, biz iyi anlatamıyoruz ama bir de şunlar var. Mertçe bir yarış olmuyor. AKP sandıkta alamadığını savcıyla almak istiyor. İzmir’e gönderdiği soruşturmalar, müfettişler vardı. Bu yolla amacına ulaşamazsa bu kez kanunla almak istiyor. Şimdi şehir yasası ile yeni ilçeler üretmesi, farklı bağlantılar kurması söz konusu. Bir masa başı oyunu oynanıyor. Devletin kaynakları AKP kaynağı gibi yoksullara dağıtılıyor. Bizim suçumuz olabilir ama yarış adil değil.


Yurt

Duyduk ki artık bu “utanma” duygusu da bitmiş!


               “Kapıcı sınıfı’ kimin ayıbı?


'Mustafa MUTLU '
Zaten biliyorduk; Anayasa’da yazılı “eğitimde eşitlik” ilkesi çoktan yalan olmuştu.

Parayı bastıran, zaten düdüğü yıllardır çalıyordu.
Daha anaokullarından başlıyordu bu farklılık…


Bugün yıllık ücreti 40 bin lirayı bulan bazı “lüks” okullarda 4-5 yaşındaki bebelere “İngilizce” öğretilmeye çalışılırken, devlet okullarındaki yabancı dil dersleri öğretmen açığı yüzünden boş geçiyordu.


Cin gibi çocuklar bir-iki puanları eksik kaldığı için üniversiteye gidemezken, zengin ailelerinin yüzlerce puan daha az alan çocukları diledikleri fakülteye gidebiliyordu…
Varoşlardakilerle lüks semtlerdeki devlet okulları arasında bile dağlar kadar fark vardı. Örneğin bazı yoksul köy okullarında çocuklar hâlâ tezekle ısınmaya çalışırken, lüks mahallelerin okullarına “velilerin parasıyla alınan klimalar,” on-on beş yıl önce girmişti!


Evet; biliyorduk bunları…


Ne yazık ki eğitim, uzun yıllardır zaten “eşit” değildi bu ülkenin çocukları için…
Ama bu farklılık, hiçbir zaman açıkça yapılan bir “sınıf ayrımcılığı”na dönmemişti.

Yapılıyordu; ama hiç değilse yapanlar, yaptıklarından utandıkları için üzerini örtüyorlardı.


***

Duyduk ki artık bu “utanma” duygusu da bitmiş!

Gaziantep’teki Nilgün-İsmet Akınalan okulunda kapıcı çocukları, varlıklı çocukların bulunduğu sınıflardan alınarak ayrı bir sınıfta toplanmış!


Gaziantephaberler.com’un haberine göre, okula bağış yapan çocukların ve öğretmen çocuklarının bulunduğu sınıflara, okulun en iyi öğretmenleri verilmiş…
Yani; çocuğun başarısı, zekâsı, çalışkanlığı değil önemli olan…
Babasının mesleği ve parası!


***

İyi de siz bu sınıflarda sözüm ona eğittiğiniz çocuklara eşitliği, insan haklarını nasıl anlatacaksınız; sayın öğretmenler?


Kardeşliği, dayanışmayı nasıl öğreteceksiniz?


Yoksul vatandaşların da kanunlar ve devlet karşısında zenginlerle aynı haklara sahip olduğundan nasıl söz edeceksiniz? Anlatsanız bile inanacaklar mı size?
Teneffüs zili çalıp da “Kapıcılar Sınıfı”ndan koridora çıkarken, “zengin sınıfları”ndan çıkan arkadaşlarına bakıp, o minicik yürekleri bir tuhaf olmayacak mı? Hâllerinden utanmayacaklar mı?

Yokluğa, yoksulluğa ve bunların getirdiği ezilmişliğe, itilmişliğe isyan duygularıyla büyümeyecekler mi?


***


Okullardaki çocuklara neden önlük giydirilir; bilir misiniz sevgili öğretmenler?
Elbette bilmeniz gerekir ama ne yazık ki size bile unutturdular bunu…


Bütün çocuklar “bir olsun” diye… Zengin-yoksul farkı, kıyafet aracılığıyla okullara girmesin diye…
Peki; siz şimdi ne yapıyorsunuz?


Kapıcı çocuklarını ayrı bir sınıfa topluyorsunuz.
Ve eminim, “o sınıfın öğretmeni olmadığınız için” kendinizi ayrıcalıklı hissediyorsunuz!


***

Hep iktidarı eleştiriyoruz, eleştireceğiz de…
İyi de bu büyük ayıpta iktidarın payı ne? Asıl sorumlu siz değil misiniz sevgili öğretmenler?
Diyelim ki müdür bey zengin velilerden bağış toplamak için böyle bir yola başvurdu; onu doğru yola getirmesi gereken de siz değil misiniz?
Unutmayın; bozuk değirmenden un çıkmaz!


Eğer kendinizi bir an önce toplamaz ve mesleğinizin olmazsa olmazı “idealleriniz”i yeniden keşfetmezseniz, belki iktidarın istediği gibi “dindar” ama özgüvensiz ve asi bir nesil yetiştirmiş olacaksınız…


***


Lütfen kolunuza bir çimdik atın ve kendinize gelin!


*****
GÖRÜŞÜN DE!


PKK neredeyse her gün can almaya, yürek yakmaya devam ediyor; daha düne kadar, “Teröristlerle görüştüğümüzü kanıtlayamayan şerefsizdir” diyenler böyle bir dönemde bile, “Oslo’da da görüştük, İmralı’da da… Yine görüşürüz” diye sözüm ona ne kadar demokrat ve barışçı olduklarını gösterme telaşına düşüyor…
İşin garibi; CHP Genel Başkanı da, “Elbette görüşülmeli” diye, onlara gaz veriyor.


Tamam; görüşün de… Önce bu görüşmelerde teröristleri ikna etmek için vermeye hazırlandığınız tavizleri halka anlatın:
Uzlaşmak için ne vereceksiniz?
Hadi söyleyin bize…
Konuşarak, nasıl ikna etmeyi düşünüyorsunuz eli kanlı katilleri?

*****

GÜNÜN SORUSU

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’ye yakın kesimlerle bir arada görünerek partisinin oylarını yükselteceğini düşünüyor. Bu yüzden şeyhlerle, şıhlarla toplantı yapıyor…
Çok merak ediyorum acaba bu kesimlerle tek tek uğraşacağına, AKP’den daha fazla oy tırtıklayabilmek için yarın yapılacak olan AKP Kongresi’ne gitmeyi ve hem “ezber bozmayı” hem de “oy patlaması” yapmayı düşünüyor mu? Yoksa bu “cin fikir” aklına gelmedi mi?

*****

Bayram iptal ettiren terör, “genel kurul’a sökecek mi?
Ulusal bayram günlerimizde devletin yapması gereken etkinlikler, şehit haberleri gerekçe gösterilerek yıllardır iptal ediliyor.

Gerçi geçen yıl 29 Ekim resepsiyonlarını bu yüzden iptal edenler, aynı gece düğün davetine gitmekte sakınca görmediler!

Pazartesi günü yeni döneme başlayacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi de aynı gerekçe ile açılış resepsiyonu vermekten vazgeçti.
İyi de bir gün öncesinde AKP’nin Genel Kurulu var…
Ve biliyoruz ki her kurultayda halk oyunları gösterileri ve benzer etkinlikler yapılır!
Bakalım AKP, terörün zirve yaptığı böyle bir döneme denk gelen yarınki Genel Kurulu’nu sazlı sözlü yapmamayı düşünecek mi?



AKP'nin 'SIFIR SORUN' politikası espri konusu oldu!

ABD’nin en saygın gazetelerinden New York Times, Türkiye kamuoyunun Suriye’deki içsavaşın etkilerinden ve Ankara’nın politikalarından giderek daha çok rahatsız olduğunu yazdı.

'SIFIR SORUN' POLİTİKASI ESPRİ OLDU
Tim Arango imzalı ve İstanbul çıkışlı haberde, Türklerin “yan kapıdaki savaş” sürerken, kendi ülkelerinde İranlı casusların yakalanmasına, Türk askerlerinin PKK tarafından pusuya düşürülmesine, Suriyeli mültecilerin ihtiyaçlarına milyonlarca dolar harcamasına tepki göstermeye başladığı belirtildi.

Saldırgan duruşun sonucu


Gazeteye göre Türk hükümeti, “Suriye’deki isyana verdiği destekten dolayı kendi halkından gelen bir sitemle karşı karşıya.” Türkiye’nin güneyinde “savaşçılara” evsahipliği yapılması; İstanbul’da Suriyeli muhaliflerin, sınırda mültecilerin ağırlanması ve muhalefete “silah ulaştırılmasına yardım edilmesi” tepki çekiyor.

Birçok Türk’ün önce bu politikaya demokrasi ve değişim adına destek verdiği, fakat şimdi birçoklarının bu nedenle Türkiye’nin istikrarsızlığa sürüklendiğine, ekonomisi ve güvenliğinin tehlikeye girdiğine inandığı belirtildi. Washington Enstitüsü uzmanı Soner Çağaptay, “Birçok Türk bunların, Türkiye’nin Esad rejimine karşı saldırgan duruşunun bir sonucu olduğunu düşünüyor” dedi.

Toplumun bozulan ruh hali


Yine birçok Türk’ün Afyonkarahisar’daki cephanelik patlamasının kaza olmadığına inandığını da belirten New York Times, Ankara’nın Suriye’ye karşı askeri müdahale çağrısının içerideki tepkileri büyüttüğünü vurguladı. “Bozulan ruh halinin, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış politikası için bariz bir gerileme” olduğunu ifade eden gazete, “komşularla sıfır sorun” politikasına atıfta bulunarak şu ifadeyi kullandı: “Şimdi ‘sorunsuz sıfır komşu’ diye espri yapılıyor.”


Hürriyet